Kürt ulusal direnişinin ideolojik omurgasının oluşum sürecini veya Kürt sosyalist hareketlerinin belli tarihsel kesitlerde büründükleri ideolojik formları küresel, bölgesel ve özellikle üç egemen devletin (Türk, Fars ve Arap) sosyalist hareketlerinin gelişim seyrinden bağımsız ele almak mümkün değildir. Türk, Arap ve Fars sosyalist hareketleri ile dört parçada ortaya çıkmış olan Kürt ulusal direnişlerinin sosyalistleşme süreçleri arasındaki tarihsel bağıntıyı ve ilişkiselliği bu yazıda sadece Türkiye sosyalist hareketleri ile Kuzey’de ortaya çıkmış hareketlerin karşılıklı etkileşimine odaklayacağız.
Kuzey’deki ulusal direnişleri, ideolojik/politik muhteva bağlamında 1960 öncesi ve sonrası şeklinde iki ayrı tarihsellik üzerinden bölebiliriz. 1800’lerin başından 1937 Dersim Tertelesine kadar aralıksız süren isyanlar silsilesinin genel karakterine baktığımızda Şêx Said ve Ağrı İsyanlarını dışındaki direnişlerin büyük bir çoğunluğunun belli bir programı ve stratejik bütünlüğü olmayan, bölgesel, aşiretsel, daha çok dini ve feodal aristokratların kaybedilmiş imtiyazları geri alma mücadelesi şeklinde ortaya çıktıklarını görürüz. Mücadelenin daha seküler/modernist kanadını temsil eden Kürt entelektüel dünyasının aydın/isyancı kesiminin büyük bir çoğunluğu ise İttihatçı aydınlanma siyasetinin direkt etkisi altında kalmıştır. Bu boyutuyla Türk İttihatçılığının Kürtlüğe tercüme edilmiş bu hali, jakobendir, aydınlanmacıdır, terakkiperverdir, batıcıdır, pozitivisttir ve darmadağın olmuş Kürdistan’ı toparlama işini karizmatik bir kurtarıcıya havale etmiştir. Söz konusu tarihsel öznelliğin içinde elbette istisnai durumlar da vardır. Örneğin Şêx Said İsyanına bizzat katılmış olan Fehîmê Bîlal ve Heşyar Serdî özünde sosyalist öncülerdir ve Kürt tarikatlarını gangster çeteleri olarak tanımlamışlardır. Aynı şekilde Şêx Said İsyanının örgütleyici gücü olan Azadî örgütünün Sovyet Rusya’ya yazdığı mektuplar, Xoybun ve Taşnak Örgütünün Rus Komünist Partisi’ne sosyalizmin şaşmaz ilkesi olan ‘Ulusların Kendi Kaderini Tayın Hakkı’nın’ Kürtleri de kapsadığına dair hatırlatmaları söz konusudur. O günün TKP, Komitern ve Rus Komünist Partisi’nin Kürt meselesine yaklaşımının daha çok stratejik ve devletlerin çıkarını esas alan diplomatik bir düzlem üzerinden ilerlemesi, Ağrı İsyanında Rusya tarafına geçmeye çalışan isyancı grupların bazılarının Sovyetler tarafından engellenmesi başka bir tartışma konusu olarak önümüzde durmaktadır.
1960’lardan itibaren gelişen Türkiye sosyalist hareketine paralel bir ideolojik seyir izleyen Kürt hareketi bu kez batıcılığın yerine ilericilik ve azgelişmişlikten kurtulma stratejisini devreye koymuştur. Kemalizm’in üçüncü enternasyonalden ithal ettiği ‘Feodalizme karşı Savaş’ stratejisi, Kürt ulusallığını da sirayet etmiş, Kürt ulusal birliğini parçalayan şeyhlik ve ağalık kurumları sert bir şekilde eleştirilmiştir. Tamamıyla Kemalizm’den Kürtlüğe tercüme edilmiş ilk eleştiriler şöyle yapılmaktaydı: Dünya aya giderken Türkiye azgelişmişlikle boğuşuyor, Kürtler ise Çaxê Şikeftan (Mağara Çağında) yaşamaya mahkûm ediliyor. Tüm bu eleştirilerin merkezinde sömürgecilik hakikati değil dolayımsız olarak azgelişmişliğin kahredici geriliği bulunuyordu. O dönemin meşhur şarkılarından birinin sözleri şu şekildedir: ‘De lêxin lêxin birano lêxin / dijminên mezin axa û şêxin / Axa bikujin şêxan pelêxin!’ 1970’lerin başında itibaren ‘Sosyalizm tüm bu geri kalmışlığın kurtuluş reçetesidir’ algısı yavaş yavaş Kürt ulusal direnişinin bütün dinamiklerinde genel bir kabule dönüşüyordu. 1960’ların sonundan itibaren Kürt örgütleri arasında gelişen Marksist Leninist ideolojik hat, öznel olarak Kürtlüğün evrensel durum ile kendini meşrulaştırmasını da sağlıyordu. Yani Kürtler bu durumda iki kez sosyalist olmak zorunda kalıyorlardı. Kürt devrimcileri, bir taraftan ulusal kurtuluş savaşını sosyalist bir zemine/programa oturtmaya çalışırken öbür taraftan Kürdistan’da bütün toplumsallığı dönüştürecek bir Türkiye sosyalist devriminin zorunluluğuna da inanıyorlardı. Türkiye sol-sosyalist hareketinin o dönem Kürt sorununa yaklaşımına dair Hamit Bozarslan’ın verdiği meşhur bir örnek vardır: Kendisi de Cezayirli ve Fransa’nın büyük entelektüellerinden biri olan Jean Leca Cezayirli mücahitlere şöyle demiştir: ‘Kendimizi kurtarmak için verdiğimiz mücadele ile hem kendimizi hem de sizi kurtarıyoruz’ Marksizmin ulusal meseleyi ulusların kendi kaderini tayin hakkı kapsamında değerlendirmesi, Latin Amerika, Filistin, Bask Bölgesi, Hindi-Çin ve Afrika’da gelişen ulusal kurtuluş hareketlerinin sol/sosyalist karakteri kuşkusuz Kürt hareketinin sosyalistleşmesine ciddi etkileri olmuştur. Bu etki bazen o kadar abartılı bir ideolojik katılık/tutuculuk ve ezbercilik düzeyine çıkıyordu ki binlerce militanı olan bir Kürt örgütünün yönetici kadroları Mao’nun Üç Dünya Teorisinde uzlaşamadıkları için örgütü ikiye bölebiliyorlardı.
Kısaca özetlersek Kuzey’deki Kürt Ulusallığı 1960’lardan itibaren iki temel ideolojik hat ve kök üzerinden ilerlemiştir. 49’lar Davasıyla başlayan ve Dicle Fırat dergilerinde ilk nüveleri ortaya çıkan sosyalist fikirleri saymazsak birinci damar, büyük oranda Barzani hareketinin etkisi altında ortaya çıkmış Faik Bucak ve Sait Elçi’nin kurduğu Türkiye Kurdistan Demokrat Partisi (TKDP) geleneğidir. İkinci damar ise TİP, FKF ve Dev Genç içerisinde örgütlenip daha sonra bağımsız örgütlenmeler giden sol/sosyalist damarıdır. TKDP, ilk zamanlarında daha çok Kürt küçük burjuva katmaları, eşraf ve dini alimlere dayanan muhafazakâr bir hareket iken özellikle FKF, TİP ve Dev Genç içinde gelişen Kürt sosyalist kanadının büyümesiyle birlikte ideolojik bir iç dönüşüme uğramıştır. Bu dönemde Doğu Mitingleri ve Komando Baskınlarının da etkisiyle radikalleşen Kürt ulusal muhalefeti, yavaş yavaş kültürel haklar, iktisadi yatırım ve sosyal adalet taleplerini aşarak Türkiye Devletini sömürgeci ve faşist bir devlet olarak tanımlamaya başlamıştır. Bunun yanında sınıf savaşımının Kurdistandaki feodalleri ve işbirlikçileri de kapsadığını savunarak milletlerin kaderini tayin hakkını temel referans noktası almaya başladılar. Hatta DDKO Hareketi, Kürt hareketleri içerisinde başat çelişki olarak kabul edilen feodal gerilik ve bölgesel azgelişmişlik vurgusuna karşı Kürt ve Kürdistan vurgusunun cılızlığına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Kürdistan sömürgedir tezini 1969’da ilk ortaya atan Şakir Epözdemir, 1971 yılında Doktor Şivan ve 1973 yılında Hıdır Murat mahlasıyla yazılar yazan Kemal Burkay olmuştur. 12 Mart sonrası cezaevlerine düşen, 1974 affıyla dışarıya çıkan ve daha önce legaliteyi her koşulda savunmuş olan DDKO üyelerinin yaşadığı hayal kırıklığı, öfkeli radikalizmleri, ilegaliteye çekilme ve kopuş eğilimleri mahkeme savunmalarında kendini bariz olarak göstermiştir. Mahkemelerde DDKO militanları Türkiye’nin emperyalizmin bir uydu devleti olduğunu, yapısal olarak faşist bir karaktere sahip olduğunu, Kürt halkının reddi üzerinden kurgulandığını ilk kez savunuyorlardı. DDKO Savunmaları, güçlü bir sol tonlamanın yanında başat sorunun Kurdistan sorunu olduğunu açık seçik beyan ediyordu. Hatta daha sonra MİT ve KDP’nin ortak komplosuyla tasfiye edilen Doktor Şivan’ın yoldaşları ve öğrencilerinin DDKO içindeki güçlü bir kanadı Kürtlerin başat çelişkisinin sınıfsallıktan çok ulusallık olduğunu savunarak bağımsız bir örgütlenmenin fitilini ateşlemişlerdir diyebiliriz.
Daha önce üniversite talebesi gençler tarafından kurulan, radikal söylemine rağmen yasallık dışında her türlü eyleme karşı olan, bir nevi Kürt entelektüellerinin manevi himayesinde gelişen DDKO, o dönem Dev-Genç içinde yaşanan silahlı mücadele eğiliminin tamamıyla dışında bir yerde konumlanmıştı. Bu baskın ruh halinin yaşanmasında 1920 ve 1930’lardaki Kürt hareketlerinin şiddetle ezilmesinin yarattığı tarihsel korku ve çekincenin de payı vardır. Buna rağmen KDP’den ayrılan ve Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ni sol ideolojik hatta kıran Doktor Şivan, döneminin en keskin anti sömürgeci direniş hattını örmeye çalışmıştır.
1974 ile 1980 arası ortaya çıkan tüm sosyalist Kürt hareketleri, Kürdistan’ın dört devlet arasında bölüşülmüş bir sömürge ülke olduğunu temel referans alarak ulusal birleşik sosyalist Kurdistan fikrinde birleştiler. Kürtlerin vermiş olduğu anti sömürgeci savaşın meşruiyeti kabul edilmeden Türkiye proletaryasının devriminin mümkün olamayacağı ya da eksik olacağı koşulunu ortaya attılar. Kürt sol yapılarının bağımsız örgütlenmelere gitmelerinin bir nedeni de Kürtlerde neredeyse mitolojik bir kahramanlık öyküsüne dönen Barzani hareketinin 1975 yılında yaşadığı ağır yeniliğinin yarattığı şok ve karamsarlık halinin Barzani hareketinden kopuşu da hızlandırmış olmasıdır diyebiliriz. Çünkü 1975 yenilgisinde ABD’nin ihaneti kadar Sovyet Rusya’nın Saddam’ın müttefiki oluşu Kürt yapıları arasında iki tarafa da mesafeli yaklaşımı tetiklemiş, bizim dağlardan ve öz gücümüzden başka kimsemiz yoktur fikri yavaş yavaş genel kabul haline gelmiştir. Üstelik Barzani hareketinin feodal önderlikli ve sosyalist temelden uzak bir yapı olduğuna dair eleştiriler 12 Mart döneminden önce de başlamıştı. Hatta yeni gelen Kürt jenerasyonun büyük bir kısmı KDP geleneğine yaslanmış olan ve Aksakallılar dedikleri eski Kürt kuşağını revizyonist, uzlaşımcı, pasifist olarak görüyor ve Kürtlerin acilen yeni gençlik örgütlenmelerine giderek Vietnam, Angola, Küba, Çin Devrimi türü silahlı direnişlere benzer bir devrimci zoru devreye koymaları gerektiğini savunuyorlardı. 1976-79 yılları arası Mümtaz Kotan etrafında biriken Rizgarî dergisinin savunduğu radikal tezler, İsmail Beşikçi’nin Bilim Yöntemi kitabında geliştirdiği Kemalizm eleştirisi, 12 Mart’tan sonra diasporadan dönen radikal devrimcilerin etkisiyle Koral ve Yöntem gibi Kürt entelektüelleri tarafından yönetilen yayınevlerinin listelerinde Gine ve Mozambik gibi sömürge ulusların silahlı mücadelelerini konu alan yayınlara yer verilmesi bu yeni kurtuluş stratejisinin ayak sesleri olarak yorumlanabilir. Bunun yanında DDKO’nun cezaevinden kurtularak Avrupa ve Ortadoğu’ya yayılan kadroları bağımsızlık ve sömürge Kurdistan vurgusunu güçlendirip kendi içlerinden Kawa, Rizgarî, Özgürlük Yolu gibi örgütlerin temellerini attılar.
Güney, Rojava ve Doğu ile kıyaslandığında Kuzey’de sosyalizm fikrinin geç yerleşmesinin bir nedeni de belli ölçülerde Kemalizm’in 1950’lerden itibaren DP'ye karşı sol muhalefetin ideolojisi haline gelmiş olmasıdır. Bir taraftan Türkiye solunun uzun bir süre Kemalizm’den tamamıyla kopmaması Türkiye Devrimci hareketinin gelişimini engellerken bir taraftan da hem DP’ye hem Kemalizm’e mesafeli olan Kürt devrimcilerinin Türkiye Solundan bir türlü emin olamama durumunu yaratmıştı. Dolayısıyla Türkiye devrimci hareketi Kemalizm ile bağlarını kopardıkça Kürtlerin sosyalistleşme süreci o denli hızlanmıştır diyebiliriz. Buna karşı, 1970’ler boyunca Türkiye sol/sosyalist örgütleri, Kürt örgütlerinin Kurdistan sömürgedir tezini büyük oranda ret ederek zaten kendisi sömürge olan Türkiye’nin iç sömürgesinin ontolojik olarak olamayacağını, bu tezin ayrılıkçı burjuvazinin pazara egemen olmak için halklara kurduğu bir tuzak olduğunu savunuyordu. THKP/C kökenli Kurtuluş, TİKKO gibi istisnalar dışında Türkiye devrimci hareketinin büyük bir çoğunluğu bu tez etrafında birleşiyordu.
1970’lerde bütün Kürt Sosyalist Hareketlerinin literatür dünyalarında ve devrimci gramerinde sömürgecilik tezi dışındaki bütün kavramları ile Türkiye Sol Hareketlerinin kavramları neredeyse aynıdır. Revizyonizm, Yarı Feodallik, Milli Burjuvazi, Oportünizm, Sosyal Şovenizm, Emperyalizm, Sosyal Emperyalizm, Üçüncü Dünya vs. Söz konusu dönem içerisinde Kürt örgütleri Kürtlerle ilgili yüzlerce kitap, dergi ve fanzin yayınlamalarına rağmen Kürtçe dilinin ağırlığı son derece sınırlı kalmıştır. Kürt ve Türk sol yapıları arasında ortaya çıkmış olan ideolojik dil birliği, aynı tema ve kavramlar çerçevesinde ortaya çıkmış olan zihinsel kalıplar, Kürt solunun özerk bir örgütlenme zeminine sahip olmasına rağmen özerk bir Kurdî ya da Kurdistani politik düşünüş kalıbına sahip olmasını tarihsel olarak fazlasıyla geciktirdiğini söyleyebiliriz.
Türkiye sol/sosyalist hareketinde daha çok sol entelektüel damarı temsil eden TİP, TKP ve TSİP gibi hareketler ile gençliği ve halkı devrimci praksise kanalize etmeye çalışan Dev Yol, Dev Sol, Kurtuluş, Halkın Yolu, TİKKO gibi hareketler arasındaki kopuş ile o güne kadar Kürt Ulusallığında daha çok tarihsel ve kültürel referanslarla politik/entelektüel zemini güçlendiren DDKD, Özgürlük Yolu, Kawa, Rızgarî gibi örgütlerden keskin bir kopuş gerçekleştiren PKK arasındaki kopuş fazlasıyla birbirine benzemektedir. Dolayısıyla diğer Kürt örgütlerinin önce politik ve kültürel kazanımlar sonra silah tezine karşı PKK, silahlı mücadeleyi tüm kazanımların katalizörü olarak kabul edip kurucu devrimci şiddeti temel kurtuluş yolu olarak görüyordu. 1970’lerin sonunda itibaren PKK, kendi ideolojik hattına, dolayısıyla teorik repertuarına sömürgecilik, çürütülmüş sömürge bireyi, yeni militan kişilik dolayısıyla Fannon’cu bir diskur üzerinden söylersek sömürge olmanın bütün olumsuzluklarını/patolojisini bünyesinde taşıyan bir Kürtlükten ‘politik/ahlaki’ bütünlüğü yeniden inşa etmiş yeni bir Kürtlüğe geçişi temel mücadele gerekçesi olarak ortaya koyuyordu.
Neredeyse bir iç savaş görüntüsü veren 1976/80 arası faşistlerin Alevi Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde sivil katliamlara girişmesi, 12 Eylül faşizminin yarattığı yıkım ve bu yıkımdan çıkış arayışları, İran’da sol hareket olarak başlayıp İslami bir nitelik kazanan ihtilalin sol ve Kürt düşmanlığına evrilmesi Kürtleri silahlı direnişe neredeyse mecbur bırakıyordu. Daha önce tamamıyla legal mücadele zemini üzerinden örgütlenen birçok Kürt örgütü, 12 Eylül Darbesinden sonra silahlı mücadeleyi bir zorunluluk olarak kabul edip bunu parti programlarına dahil etmiş, buna dair kimi girişimlerde bulunmuş ama hiçbiri bu işi sonuna kadar götürememiştir.
1970’lerin sonuna doğru Kurdistan’da iki temel hat üzerinden yaşanan ideolojik hegemonya mücadelesi, PKK ile KUK arasında kanlı bir savaşı başlatırken aynı ideolojik savaş, 1992/97 yılları arasında Güney Savaşında kendini güncellemiştir. Dr. Şivan geleneğini yaşattığını iddia eden DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri) ve Kemal Burkay öncülüğünde Diyarbakır, Ağrı, Bitlis, Van gibi şehirlerde kitle örgütlenmesine ağırlık veren, Devrimci Halk Kültür Dernekleri yoluyla yasal faaliyet yürüten, 1977 belediye Seçimlerinde Mehdi Zana'nın Diyarbakır Belediye Başkanlığına seçilmesini sağlayan TKSP (Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi) Sovyet yanlısı olarak tanımlanabilir. TKSP’nin TSİP ve TİP'e fazlasıyla yakın bir yerde dururken TSİP ve TİP’i ‘CHP kuyrukçusu’ olmakla suçlaması tam bir ironi olarak tarihe geçmiştir.
İkinci hat olan PKK, ilk kez ADYÖD (Ankara Demokratik Yükseköğrenim Derneği) içinde 1974’te bir araya gelmeye başladı. 1977’den önce kendilerine Kurdistan Devrimcileri ve Ulusal Kurtuluş Ordusu olarak tanımlayan PKK o dönemin bütün politik literatüründe hem keskin bir sosyalist strateji hem de Kurdistani vurgunun güçlü olduğu bir söylem geliştirdi. Kendine Ekim Devriminin ortaya çıkardığı proletarya devrimleri ile proletaryanın hegemonyasında gelişen anti sömürgeci devrimler arasında bir ‘köprü rolü’ biçen hareket, emperyalizm, işbirlikçi burjuvazi ve feodallerden oluşan karşı devrimci cepheye karşı sosyalist ülkeler, isçi sınıfı hareketleri ve ulusal kurtuluş hareketlerinden oluşan güçlü bir devrimci cephe kurulmadan kurtuluşun gelemeyeceğini savunuyordu. Kurdistan devrimini bu sömürgesel devrimlerden biri olarak tanımlayarak kendini bütün proleter ve anti sömürgeci devrimlerin doğal bir bileşeni olarak tanımladı. Fakat KÖH asıl özgünlüğünü sömürgeciliğin yarattığı kültür ortamını tamamıyla ret edip yeni bir devrimci kültür ve kişilik yaratma konusunda verdiği savaşta gösteriyordu. Toplumu ve bireyi çözümleme noktasında ciltler dolusu külliyat yaratan hareketin bu günkü ahlaki/politik toplum doğrultusu, Modernist Marksizmin ekonomi/politik çözümlemesinin bütün yetersizlikleri karşısında solun içinden sola karşı bir müdahale olarak dünya devrimci hareketine hediye edilmiştir. Çünkü Spinozacı anlamda etik-politik kavramını da içerleyen ve Marksist ekonomi-politiğin sermayeden yola çıkmasına karşı direnişten yola çıkılması gerektiğini salık veren etik-politik bir programdır bu. Bu durum, aynı zamanda Fanon ve Cabral’ın sömürgesizleşmiş kimlik ve yeni insan teorilerini Kurdistan’ın bedenine ve praksisine uyarlamanın başarısı olarak da okunabilir.
Ortaya çıktığı tarihsel öznelliğe bağlı olarak bütün mücadele programını Marksist Leninist bir ideolojik hat üzerine kuran KÖH, bugün kendini dünyanın bütün toplumsal mücadelelerinin sahici bir eleştirisi üzerinden toplamı olarak kodlayarak sınıf özcülüğünü aşan komünal bir yaşam tahayyülüne evrilmiştir. 1990’ların başında Reel Sosyalizmin çözülüşüne rağmen yükselen Türkiye sol/sosyalist hareketleri ile Özgürlük Hareketi arasındaki uzaklaşma/yakınlaşma ve ittifaklaşma-karşıtlaşma ilişkinin yanında bugün yürütülen birleşik cephe/ittifak tartışmalarını ve bugün ortaya çıkan manzaraları başka bir yazının konusu olarak burada beklemeye alacağız.
İnsanlık tarihi, insanlığın yürüdüğü yolun anlatısıyken bu anlatıyı tek şerit yolda şekillendiren, insanlık muhayyilesini tutsak eden düşünceler sistematiği ve kapitalist modernite bu dergide deşifre olacak.