“Her savaşın bir barışı vardır” sözü genel bir doğrudur. Savaşın ne kadar gerekçesi, araç ve hedefleri varsa barışın da gerekçeleri, araç ve hedefleri vardır. Barış, sanıldığı gibi pasifist bir eylem değildir; rahat ulaşılan doğal ve kendiliğinden gelen bir yaşam süreci de değildir. Barış, savaş öncesinde ve sonrasında siyasal yaşamın en yoğun yaşanan kriz dönemi olarak tanımlanabilir. Ama toplum hayatında en çok istenen ve uğruna savaş verilen bir moral değerler sistemi olduğu da doğrudur. Barışın dinamik bir olgu olduğu ve savaşla yakından bağlantısı bulunduğu hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Savaşı olmayanın barışı da olmaz. Tersine barıştan anlamayanın savaştan anlaması da içten uzaktır.
Ali FIRAT
Savaş ve barış çelişkili gibi görünse de, politik varoluşun birbirini gerektiren iki enstrümanı gibidir. Carl von Clausewitz, savaşı politik ilişkilerin değişik araçlarla örülmüş devamından başka bir şey olmadığını belirtir. Belirlemesini haklılandırmak için de: “Savaşın başka hali nasıl olabilir?”, “Değişik toplumlar ve hükümetler arasında diplomatik alışverişler durduğu zaman politik ilişkiler de durur mu?”, “Savaş; değişik bir yazı, değişik bir dil kullanarak fikirlerin sadece değişik bir yöntemle ifade edilmesi değil midir?” sorularını yöneltir ve ardından savaşı kendine ait bir gramerinin olduğunu fakat kendimize ait bir mantığının olmadığını söyler. Clausewitz’e göre savaş daima politik bir durumdan doğar ve ancak politik bir gerekçeyle başlatılır; o hâlde savaş politik bir eylemdir. Bu konuda Clausewitz’i kaynak alan Carl Schmitt ise politika ve savaş arasındaki ilişkiyi varoluşsal bir ilişki olarak görür ve bu ilişkiyi politikaların oluş–varoluşun nedeni olan dost–düşman ayrımında bulur. Dost–düşman ayrımı politik olana özgü bir ayrımdır; politik olan ise politikadan, yani çatışmacı eylemden, insanın politik olan doğasında doğar. Buna göre, "politik düşünce ile politik içgüdü teoride ve pratikte dost ve düşmanı ayırt edebilme yeteneğinde kendisini göstermektedir.” Bütün politikanın doruk noktasını, düşmanın açık ve net bir biçimde düşman olarak müşahede edildiği anlar oluşturmaktadır. Dolayısıyla bir halk, kendi dostluğunu ve düşmanını tayin edebildiği ölçüde politik varoluşa sahiptir. Savaş, bu noktada fiili bir düşman gerçekliği karşısında somut ve varoluşsal olan bilinçli bir eylem olarak karşımıza çıkar.
Schmitt’in savaşı; fiili bir düşman gerçekliği karşısında somut ve varoluşsal olan bilinçli bir eylem olarak tanımlaması doğru bir tanım olmakla birlikte, Clausewitz gibi savaşı politikanın devamı olarak nitelendirmesi de tutumuna demokratik modernite kuramını şart koşar. Clausewitz’in aksine; savaşın sadece kendine ait bir gramerinin olmadığını, bununla birlikte bir mantığa da sahip olduğunu belirtir ve Foucault gibi savaşı politikanın değil, politikayı savaşın devamı olarak değerlendirir: “Kızgın silahlı mücadelenin olduğu bir ortamda politikanın aslı askerlik–savaştır.” Esas belirleyici olan, bu anlamlarda, savaşçılıktır. Politika, silahların sustuğu ortamda onunla bağlantılı çalışmanın uzantısı olarak karşımıza çıkar. Yani Clausewitz’in formülünün tersi geçerlidir. Savaşı belirleyen politika değil, politikayı belirleyen savaştır. Orta Doğu özgünlüğünde yürütülen savaşlarda bu gerçeklik çok açıktır. Orta Doğu’da, Irak’ta politikanın yoluna yeni politika-aşan, ABD’nin son teknoloji savaşıdır. Kaldı ki, tüm Mezopotamya tarihinde politikanın yolu başında hep savaş olmuştur. Son savaş, tarihsel gerçeği sadıkane yansıtmaktadır. Savaş; düşük yoğunluklu olduğunda ya da tümüyle durduğunda, onun devamı olarak politik faaliyet hız kazanır. Demek ki politika, savaşın silahlı olmayan bölümüdür. Eğitim, örgütlenme ve eylemliliğin, silaha başvurmadan ama arkasındaki zihniyete dayalı olarak yürütülen kısmı oluyor. Bu anlamda ABD ve ortakları yoğun askeri destek altında – başta Irak ve Afganistan olmak üzere tüm Orta Doğu genelinde – Büyük Orta Doğu Projesi zihniyetini temel alarak politik yeniden yargılanmayı yürütmekte, değiştirmekte ve sürdürmektedir. Bu yargılanma; bugün Suriye zemininde de sürdürülmekte, mantığından herhangi bir şey kaybetmeden devam etmektedir. Diplomasi ve politika yine sahadaki güçlerin sergiledikleri askeri savaşa göre belirlenip yürütülmekte ve buna göre etkinlik kazanıp yitirilmektedir. Orta Doğu’da politika bu denkleme göre şekillenip, sonuçlar ve dengeler üzerinden her gün yeniden belirlenirken, Schmitt’in sözünü ettiği dost–düşman kavramı da buna göre sürekli değişiklik göstermektedir.
Savaşın belirleyici olduğu pratik bir zeminde militanın hafızasına kazıması gereken şey, savaşı göze almadan hiçbir özgürlüğün elde edilemeyeceğidir. Her şeyin savaşın kurallarıyla yönetildiği ve savaşın politikanın kendisi hâline geldiği yerde, doğru strateji ruhunun ve bilincinin buna göre örgütlendirilmesi, savaş komünizmi biçiminde harekete geçirilmesi gerekir. Unutulmamalı ki devletsel varoluşun kendisi, toplumsal varoluşa yöneltilmiş bir savaş hâlidir. Bir halk ve toplum olarak öz kimliğini korumak, özgürlüğünü ve onurunu kaptırmamak istiyorsan savaşmak zorundasın; çünkü savaş dışında sana başka bir tercih bırakılmamış. Bu nedenle ezilen ve sömürülen halklar açısından savaş, özgürlükten ve kurtuluştan önce bir varoluş yöntemidir. Fırat’ın deyişiyle, “Burada karşımızdaki temel sorun yine oldukça felsefidir. Temel felsefi sorun kimlik ve özgürlük arasındaki ilişkidir. Özgürlük olmadan kimlik yaşanabilir miydi? Bireysel anlamda özgürlük, toplumsal kimlik olmadan mümkün müydü? Eğer bu iki temel soruya olumlu yanıt verilemiyorsa, o zaman eylem ve özgürlük, diğer bir deyişle irade ve özgürlük arasındaki ilişkiyi anlamlandırma çabası, somutun gerçekçi zemini içerisinde ve kaçınılmaz bir biçimde bizi savaş alternatifi ile karşı karşıya bırakır”. Schmitt de bu durumu şöyle ifade eder: “Savaş kararı, en hakiki politik varoluş biçimidir”.
Canlılar dünyasında savunmasız tek bir varlığın olmaması bir yana, evrendeki her elementin ve her parçacığın bozulmadan, kendi özünden çıkmaya karşı gösterdiği direnç; “Ben insanım” diyen bir varlığın birçok şeyi anlatmasına fazlasıyla yetmektedir. Özgürlüğünü ve onurunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir toplum, aynı zamanda kimliğini de yitirme riskiyle karşı karşıya gelir. Bu nedenle, toplumsal kimliğini savunmak isteyen her insan, özgürlüğüne ve onuruna daha sıkı sarılmak; özgürlüğü eylemle anlamlandırarak ön saflarda yer almak zorundadır. Demokratik modernite kuramı, sorunu felsefi bir zemine oturtarak “öz savunma” kavramını toplumun temel savunma çizgisine yerleştirirken; Aristoteles’in “savaş yalnızca savunma amaçlı yapılmalıdır” anlayışından, Kant’ın “sadece öz savunma meşrudur” yaklaşımından, Aquinolu Thomas’ın “Adil Savaş” teorisinden ve Schmitt’in savunmacı karakter taşıyan, toprağa bağlı “Partizan Teorisi”nden de kopuk değildir. Öz savunma çizgisindeki militan bir saldırgan değil; yabancı işgalciye, iktidar ve devlet tekeline karşı varoluşunu ve üzerinde yaşadığı coğrafyada sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yaşam tarzını savunan ahlaki ve politik bir aktördür.
Öz savunma; ahlaki ve politik toplumun özgür, özerk ve demokratik varoluş hakkını her koşulda savunma ve sürdürme eylemidir. Modernitenin çok yönlü saldırıları karşısında, toplumun örgütlü direniş gösterme; kendini, kimliğini ve farklılıklar temelinde eşitliğini savunma yeteneğini ortaya koymasıdır. Öz savunma, sömürgeciliğin, devlet ve iktidar aygıtlarıyla yürüttüğü anti-toplumcu savaşa karşı, tarihsel toplum geleneğinin geliştirdiği “toplumu savunma savaşı” olarak açığa çıkar. Bu savaşta, çürütücü ve yok edici saldırganlığa karşı toplumun “toplum olma” olasılığı ile ahlaki ve politik özelliklerinin korunması esastır. Toplum, saldırganlığa savunmayla karşılık verir. Bu bağlamda zor; bir topluluğun içten ya da dıştan yöneltilen imha, eritme ve dönüştürme girişimlerine karşı kendini savunma ve koruma amacı çerçevesinde işlev kazanır. Bunun dışında, “Bu amacı aşan; başka toplumsal varlıkları işgal etmeyi, onların maddi ve manevi değerlerine el koymayı, zorla dönüştürüp kendine benzetmeyi hedefleyen tüm zor eylemleri gericidir ve bunlardan uzak durulmalıdır. Ne Allah adına, ne kutsal vatan, ne de ulusal kurtuluş adına yapılan bu tür zor eylemleri asla meşru sayılabilir; bunlar bir zorbanın talancı ve katliamcı doğasından başka bir anlam taşımaz”.
Demokratik modernitenin öz savunma realitesi, doğası gereği bütün ulus-devlet uygulamalarına karşıdır ve bu uygulamalara karşı sürekli savaşım halinde olmayı gerektirir. Kuşkusuz bu, askeri bir tekel oluşturmak anlamına gelmemektedir. Ancak toplumu savunmasız, askeri örgütlülükten yoksun bırakmak anlamına da gelmez. Halk güçlerinin askeri örgütlülüğü kadar, sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik her alanda savunma stratejilerinin geliştirilmesine de ihtiyaç vardır. Öz savunma, adı üzerinde özün savunulması anlamına geldiğine göre, varlıksal öze yöneltilmiş her türden saldırı karşısında bir duruş sahibi olmayı gerektirir. Askeri örgütlülüğün geliştiği ancak toplumun bu nitelikteki çoklu direniş reflekslerinin gelişmediği zeminlerde, gerçek anlamda bir öz savunma zihniyetinin varlığından ve pratikleşmesinden söz etmek mümkün olmayacaktır. Bu nedenle öz savunma direnişi, aynı zamanda toplumun bu içerikte eğitilmesi, öz zihniyet kazandırarak kendilik bilincini edinmesi ve bu sayede öz örgütlülüğe kavuşturularak eylemde bulunmasını sağlama amaç ve sorumluluğunu da içerir. Öz savunmayı stratejik plan ve saldırı karşısında avantajlı konumda tutan, son sözü söyleme hakkını tanıyan da, onun bu bütünlüklü direniş kültürünü her anlamda fiili düşmana, işgalciye karşı örgütleyebilme yeteneğidir.
Öz savunma savaşı, bir anlamda “Barış isteyenler bırakın, savaşmak için hazırlansın” sözünde olduğu gibi, en çok da gerçek bir barış inşası için gereklidir. Peki nedir gerçek barış? Demokratik modernite bakımından gerçek barış neyi ifade eder? Gerçek barış, toplumların ahlaki ve politik varoluşlarının koruma altına alındığı ve buna süreklilik kazandırdığı barıştır. Yani, karşılıklı hoşgörü ve sevgiye dayanan, insan doğasının sahip olduğu özgür ve özerk yaşam tarzının güvenceye alınması ve korunması koşullarının yaratılmasıdır. Dolayısıyla gerçek barış, öz savunma temelinde yaşam bulan barıştır. Bunun dışında kalan tören veya anlam yüklemeleri bir aldatmadan ibaret olup, savaş halinin örtük biçimleri altında sürdürülmesinden başka bir sonuç yaratmaz. Fırat’a göre, öz savunması olmayan barış ancak teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir:
“…Liberalizmin günümüzde halklara, toplumlara dayattığı öz savunmasız barış, hele hele demokratik istikrar, uzlaşı denen oyun, tek taraflı gırtlağına kadar silahlı güçle yürütülen burjuva sınıf egemenliğinin örtbas edilmesi halinden, yani savaş halinin örtülü yürütülmesinden başka bir anlam taşımaz. Barışı bu biçimde tanımlamak, ideolojik sermaye hegemonyasının en büyük çabası olarak karşımıza çıkar... Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir; doğru tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak, barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kalkmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır. Bir tarafın kesin üstünlüğü söz konusu değildir ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlaki ve politik kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul, ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış, bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.”
Kapitalist modernitenin her zaman tekeller adına ve onlar lehine sonuçlar üretmek üzere kurguladığı ve hileli zarlarla oynamaya alıştığı “barış oyunu”, günümüzde çeşitli adlar altında sahnelenmeyi sürdürmektedir. Demokratik modernite militanlığı, eğer kapitalizmin “barış oyunu” tuzağına düşmek istemiyorsa, savaş ve barış denkleminin tarihsel ve güncel deneyimlerini iyi özümlemek ve kendini buna göre güçlü hazırlamak durumundadır. Güncel pratikte barış ve özgürlük ilişkisi doğru kurulduğunda, toplumun özgürlük sorunu çözülmeden barış koşullarının sağlanamayacağı anlaşıldığında ve bu temelde toplum öz savunma örgütlülüğüne kavuşturulduğunda barış, anlamına uygun şekilde gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü özgünlüğü ve özerkliği elinden alınmış halk ve toplulukların, her şeyden daha çok kaybettikleri bu varoluşsal özelliklerini öz savunma yoluyla yeniden kazanma ihtiyaçları vardır. Bunun dışında kalan yaklaşımlar, zamanı boşa geçirerek oyunu kapitalizmin kurallarına uygun ve lehine oynamaktan ve kitlelerin birikmiş enerjisinin önüne engeller çıkararak sönümlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Oyalanmanın ölüm olduğu bilinciyle hareket eden demokratik modernite militanlığı, gerçek barış için yaratıcılığı ve kuantumik davranış biçimlerini esas alan gelişmiş bir öz savunma mücadelesini örgütlemeyi varlık gerekçesi sayar; bu örgütlenmeyi toplumsallığın yaşam bulduğu her alana yayma sorumluluğunu göstermekle yükümlüdür.
Sistemin demokrasiye duyarlı hale geldiği, demokratik siyaset yapma imkânının elde edildiği devletle uzlaşı koşullarında dahi, savaş komünalizmi temelinde öz savunma stratejisini derinleştirip büyütmek, demokratik modernite militanlarının görevidir. Toplumsal yaşamın, toplumsal dayanışma ve paylaşımın mücadele gerçeğine göre kendini komünal temelde örgütlemesi anlamına gelen savaş komünalizmi, bir mücadele hali olarak herhangi bir gevşemeyi, zayıflığı, sıradanlığı ve bunların gerekçelendirilmesini kabul etmez. Açıktır ki, mücadeleyi her zeminde örgütleyip geliştirebilme üretkenliğini gösterebilen bir biopolitik direniş gücü olmak, uyanık, dinamik ve direngen özelliklerin korunup süreklilik göstermesine bağlıdır. Bu noktada militanlık, Sun Tzu’nun “Askeri operasyonlarda kural, düşmanın üzerimize gelmeyeceğini ummaktan çok, gelen düşmanı karşılamaya hazırlıklı olmak; düşmanın saldırmayacağını düşünmekten çok, düşmanın saldıramayacağı konumda bulunmaktır” ilkelerini kendine esas alır. Ciddi bir amaç için ciddi bir araç olan savaşta ciddiyet ve gerçeklik, demokratik modernitenin çıkış noktasını belirler.
Militan, başarısızlığın nedenini adil olmayan düşmanına ve onun teknik üstünlüğüne yüklemez, bunu gerekçelendirmez. Böyle bir gerekçeye sarılmak, farkında olunsun veya olunmasın, başarısızlığı meşrulaştırmak ve normalleştirmek anlamına gelir ki, bu da direnmenin anlamsız olduğuna dair dolaylı bir söylem geliştirmekten başka bir şey değildir. Ortada bir başarısızlık var ise bunun nedenini uyguladığı stratejide, taktikte, hazırlık ve uygulama düzeyinde arar, bulur ve giderir. Demokratik modernite, düşmanın adil olmayan karakterinin ve teknik üstünlüğünün karşısına demokratik ulusçu adil öz savunma ahlakını, iradesini ve esnek insan zekâsının yaratıcılığını koyar. Belirleyici olan, düşmanın adil olup olmaması veya sahip olduğu teknik üstünlük değildir; belirleyici olan, sizin bütün bunların farkında olarak kendinizi hazırlamanız, zekânızı, enerjinizi ve zamanınızı onu alt etmek için seferber etmenizdir.
Savaş ve barış denkleminde amacı tanımlamak ve aracı iyi belirlemek kadar, “Hangi barış?” ve “Nasıl bir öz savunma mücadelesi?” sorularını da doğru yanıtlamak, bilinçte ve eylemde keskinleşmeyi yaratmak açısından önemlidir. Keskinleşmemiş bir bilincin ve eylemin netlik ve farklılık yaratması, bir tarz sergilemesi beklenemez. Bu anlamda, demokratik modernite kuramının çerçevesini belirlemiş olduğu demokratik halk tutumu, hem bilinçte hem de eylemde keskinleşmenin yarattığı güçlü bir perspektif olmakla hâlâ güncelliğini korumaktadır. Pratikleşmenin koşulu, bilinçte ve eylemde benzer yoğunluğu ve keskinliği gösterebilmektir. Savaşın ve barışın militanı olmak, ancak böylesi bir keskinliği yakalamakla mümkündür.
İnsanlık tarihi, insanlığın yürüdüğü yolun anlatısıyken bu anlatıyı tek şerit yolda şekillendiren, insanlık muhayyilesini tutsak eden düşünceler sistematiği ve kapitalist modernite bu dergide deşifre olacak.