Çeviren: Menkıbe Çeviri Kolektifi
Eğer kazanabileceğimize dair bir inancımız olmazsa kazanamayız. O hâlde, günümüzün karamsar ikliminde, bizlere yol gösterecek yeni bir politik inanç kavramını inşa etmek için geçmişten ne gibi bir ders çıkarabiliriz?
Adolph Hitler, Ocak 1933’te iktidara geldikten hemen sonra düşmanlarını yerle bir etmiş; mart ayında ise Naziler, rejimin siyasi muhalifleri için özel olarak tasarlanmış ilk toplama kampını Dachau’da açmışlardı. İlk hedefleri Almanya Komünist Partisi idi. 1933 yılının sonuna doğru gelindiğinde ise Naziler bir zamanlar dünyanın en büyük üçüncü partisi olan Almanya Komünist Partisi’nin kökünü kazımışlardı.
Alman komünistleri kendi dünyalarının yıkımına şahitlik etmişlerdi: yoldaşları katledilmiş, aileleri paramparça olmuş, örgütleri ortadan kaldırılmış, dahası ülkeleri oldukça kısa bir zaman diliminde topyekûn bir savaşla harap edilmişti. Parti üyelerinin yarısı kendilerini Nazi hapishanelerinde ve toplama kamplarında bulmuş; hastalık, işkence, dayak, aşağılanma, yetersiz beslenme, cebri çalıştırma ve de ölüm gibi dehşet verici baskılara maruz kalmışlardı.
Tüm bu dehşet verici baskılara rağmen Alman komünistlerinin birçoğu mucizevi bir şekilde hayatta kalmıştı. Hakikaten de komünistler diğer tüm mahkumlardan daha yüksek hayatta kalma oranlarına sahipti. Dahası, sadece fiziken hayatta kalmayı başarmakla kalmamışlar, ruhlarını da canlı tutmayı başarabilmişlerdi ki hatta bazıları daha da kararlıydılar. Üç yılını bir Nazi hapishanesinde, sekiz yılını da Sachsenhausen ve Flossenbürg toplama kamplarında geçiren Karl Schirdewan’ında sonralarda dediği gibi “Yaşadığım tüm eziyetlere ve tehlikelere rağmen, dünya görüşüm daha da güç kazanmıştı.” [1] Kamplardan kurtulduklarında, işe geri dönmeye hazırdılar ve kazanacaklarına her zamankinden daha emindiler. Peki ama nasıl oluyordu bu?
Şayet hayatlarını kurtuluş için mücadeleye adayanların tarihi bugün bizim için bir ders mahiyetindeyse, bu ders dünyayı ilerici bir yönde değiştirmek isteyen herkesin kimi zorluklara göğüs germesi gerektiğidir. Yoğun gündemler, tekrarlanan hakaretler, gerilimli aile ilişkileri ve de hayati güvencesizlik gibi beklentiler içerisinde olabilirsiniz. Hatta, yenilgiler, acılar, kalp kırıklıkları ve kayıplarla yüzleşebilirsiniz.
Örneğin devlet tarafından kuşatma altına alınan Hintli devrimci Kondapalli Koteswaramma, beş yılını yeraltında geçirmiş, çok sayıda yoldaşını kaybetmiş, çok sevdiği partisinin yerle bir olduğunu görmüş ve biri devlet tarafından kaybedilen diğeri de intihar eden iki çocuğundan daha uzun yaşamıştır.[2] “Hayatım bir düş mü? Yoksa sadece gözyaşı selinden mi ibaret? Böylesine yanıp kavrulan bir yürekle gerçekten hayatta kalmam mümkün mü?” diye yazmış ve kendisi için şu sonuca varmıştır: “Izdırap; benim gün ve de ömür boyu yol arkadaşımmış meğer.”
İşinize ne denli ciddiyetle bağlıysanız, kampanyalarınız ne denli önemliyse ve de zafere ne kadar yakınsanız, baskı da o denli şiddetli olur. Taciz, yoksulluk, dışlanma, fişlenme, fiziksel saldırı, hapis ve ölüm: Böylesine bir kaderin sadece otokrasilerde yaşayan talihsizlere mahsus olduğu düşüncesine kapılmamalısınız. Dünyanın en liberal demokrasilerinde yaşayanlar bile, ekseriyetle çırılçıplak bir cinayet içeren bir vahşete şahitlik etmişlerdir.
Dünyayı değiştirmek için mücadele etmek, bitimsiz yenilgiler yaşamak demektir. O hâlde esas sorun, böylesine kaçınılmaz zorluklar karşısında inancımızı nasıl koruyacağımızdır. Nasıl oluyor da dayanabiliyor, savaşlar vermeye devam ediyorsunuz? Kendinizi pes etmekten nasıl alıkoyuyor ve de nasıl sadık kalıyorsunuz?
Daha iyi bir geleceği inşa etmeyi arzulayan nesiller, tam da bu siyasi sorunla yüzleşmek zorunda kalmışlardı. Fakat muhtemeldir ki böylesine bir sorunun üzerinde derinlemesine durmak zorunda kalanlar komünistler olmuştur. Sosyal demokratların aksine, komünistler, yeni dünyanın yasal reformlar, parlamenter manevralar ve kapitalizmin evrimi yoluyla gerçekleşmeyeceğini düşünüyorlardı. Komünistlere göre, dünya öylesine derin eşitsizliklerle kurulu, ko-optasyon riski o kadar yüksek ve de düzenin koruyucuları o kadar çetin cevizdiler ki, ilerlemenin nihai yolu baskıya direnen, statükoyu yerle bir eden ve yeni bir eşitlikçi sistemi baz alan kitlesel bir devrim örgütlemekti. Yeni bir dünyayı kazanmaya yönelik strateji büyük bir risk ve de ağır bir baskı gerektirdiğinden, tüm komünist proje, inanç sorununa verilecek sağlam bir cevaba bağlıydı.
Komünistler, mevcut zorluklarla başa çıkmak için bir dizi çözüm geliştirdiler. Çözüm yollarından biri toplumsallığı ilerletmekti. Komünistlere göre, maruz kaldıkları zorlukları defetmek bir başına mücadeleyle mümkün değildi ve kalabalık bir arkadaş topluluğu hayatta kalmak için hayati önem taşıyordu. Örneğin, Nazi kamplarında komünistler birbirlerine kol kanat germiş, dert ortağı olmuş ve birbirlerinin ruhlarını sağaltmışlardı.
Komünistler ayrıca, merkezinde Partinin bulunduğu, birbiriyle örtüşen birçok örgüt- sendikalar, çalışma grupları, kooperatifler, yardımlaşma dernekleri, kültür dernekleri kurmuşlardı -ki sebep sadece halkın çabalarını değişim için anlamlı bir güce dönüştürmenin nihai yolu olduğuna inanmaları değildi; aynı zamanda örgütlerin zorluklarla mücadelede yararlı kaynakların tesis edilebileceğini düşünüyorlardı. Alman Komünistlere kamplarda hayata tutunmaları için yardım ağını kuran Partiydi: böylelikle yoldaşlar; ekmek, giysi, ayakkabı ve ilaç dağıtmanın yollarını buldular.
Bir başka çözüm ise devrimci ritüelleri hayata geçirmekti çünkü Komünistler umudun somut pratiklerle (parti kartlarını imzalamak, aidat ödemek, toplantılara katılmak, sembolleri sergilemek, marşlar söylemek, metinleri incelemek, bayramları anmak vb.) düzenli aralıklarla devridaim etmesinin elzem olduğunu düşünüyorlardı. Ritüeller zor zamanlarda kişinin inancını tazeleyecekti. Nazi kamplarında bazı komünistler aidat ödemesi için sigara kullanıyordu lakin bu aidatlar partinin kasasını doldurmak için pek de yeterli değildi fakat mahkumlar için bir rutin demekti; bir anlam ve amaç duygusu uyandırıyordu.
Dahası, Komünistler çoğu insanı mücadeleden düşürecek zorluklarla mücadele etmelerine yardımcı olacak çeşitli teknikler öğrenmişlerdi. Bunlardan biri beklentileri yönetmekti. Şayet burnunuz bile kanamadan kurtulacağınıza inanıyorsanız yıkıcı bir hayal kırıklığı size bekliyor demektir. Öte yandan, acı çekmeyi göze aldıysanız kaçınılması mümkün olmayan an geldiğinde mücadele etmeye hazırsınız demektir.
Sohan Sing Josh’un ifade ettiği gibi, “Nasıl ki bir anne çocuğunun doğumundan önce sancı içerisinde kıvranmak zorundaysa, yeni bir düzen getirmek isteyen bizler de yeni düzenin kızıl şafağının gelişinden evvel sancılı dönemlerden geçmek zorundayız.” [3]
Bir başka teknik de acı çekmeyi kişinin becerilerini olgunlaştırmasının bir yolu olarak yeniden çerçevelemekti.
Nikaragua’da gerilla olarak Somoza diktatörlüğüne karşı savaştığı zamanları anımsayan Omar Cabezas, zorlukların “diktatörlüğü devirmek için her birimizin içinde bulunan çeliğin dövülmesini sağladığını” ifade etti. Derimiz aşınıyor, gözlerimizdeki bakış sertleşiyor, görme duyumuz, koku alma duyumuz keskinleşiyordu. Reflekslerimiz hayvan refleksine dönmüştü; hayvanlar gibi hareket ediyorduk. Düşüncelerimiz katılaşıyor, işitme duyumuz daha da keskinleşiyordu; ormanla aynı sertliğe bürünmeye başlıyorduk...” [4]
Ancak her şeyi bir arada tutan tutkal, bir anlatıydı. Komünistler, inanç sorununu kendilerine gelecek hakkında bir hikâye anlatarak çözmüşlerdi. Yeni dünyanın salt arzulanmış bir hayal olmadığını, tarihin akışında yazılı bir şey olduğuna inanıyorlardı. Karl Marx’ın vaktinde yazdığı gibi, “devrimler tarihin lokomotifleridir.” [5] Demiryolları gibi, tarih de tek bir doğrusal yönde yol almaktaydı: ne geriye ne de bir yandan öbür yana hareket etmezdi; sadece ileriye, son bir noktaya doğru hareket etmekteydi. Yönü değiştirilemezdi fakat hızı değiştirilebilirdi kaldı ki devrimcilerin yapması gereken de tam buydu: tarihin lokomotifini ileriye doğru sürmek. Tarih bu yeni dünyaya doğru ilerliyordu. Bir amacı, bir yönü ve bir hedefi vardı. Hedefi için mücadele etmek “tarihin akıntısıyla yüzmek” demekti. Hiç şüphesiz aksiliklerle karşılaşacaklardı lakin zafer kaçınılmazdı. Rosa Luxemburg’un ifade ettiği gibi, “Sosyalizme giden tüm yollar -bilhassa da devrimci mücadeleler söz konusu olduğunda- şiddetli yenilgilerden başka bir şeyle döşenmemiştir. Fakat yine de tarih bir yandan da kaçınılmaz bir biçimde adım adım nihai zafere doğru ilerlemektedir!” [6]
Politikalarını teleolojik bir anlatıya bağlamak komünistlere muazzam bir güven vermiş; acıların üstesinden gelme, sayıca önemsizliklerini açıklama, gündelik eylemlerini daha geniş bir tarihsel misyona bağlama, bir amaç veyahut anlam duygusu uyandırma; dahası karşı kaldıkları yenilgiler ne denli çok olursa olsun nihai hedefe olan inançlarına sımsıkı bağlanmalarını sağlamıştı. Belki bugün ölebilirlerdi ama en nihayetinde kazanacaklardı. Her şey bir yana, Alman komünistlere Nazi kamplarında hayatta kalma yürekliliğini veren nihai komünist zaferine olan inançtı. Kendisi de Nazi kampından sağ kurtulan Jean Améry’nin yazdığı gibi: “Komünistlerin evreni bizimkinden daha büyük, uzay ve zaman açısından daha genişti. Her şeyden öte daha anlamlandırılabilirdi: bir anahtarları ve bir kerteriz noktaları vardı; kendilerini feda etmelerini anlamlı kılabilmek için bin yıllara uzanan bir yarınları, cennette veyahut yeryüzünde adaletin ve merhametin hüküm sürdüğü ya da belki de uzak lakin mutlak bir gelecekte kazanacakları bir yerleri vardı…” [7]
Komünistler her daim görüşleri için bilimsel gerekçeler arayışına girmişler; dolayısıyla da hikayelerinin doğruluğunu kanıtlayabileceklerini savunmuşlardır. Kanıtlarını tarihin bizatihi kendisinde bulunacağını savlamışlardı ki tarihsel gelişmeler anlatılarının doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi. Yirminci yüzyılda komünistler imparatorlukların çökmesine, eski rejimlerin paramparça olmasına, özgürlük mücadelelerinin yükselişine, işçi hareketlerinin büyüdüğüne ve devrimlerin patlak verdiğine şahitlik etmişlerdi. Komünist rejimler kök salmış; sosyalist ekonomiler kapitalist ekonomilerle arasını kapatıyor gibiydi: kapitalist dünya can çekişiyordu.
Komünist anlatılar kehanette bulunuyormuşçasına tarihin çözüldüğüne inanmak işten bile değildi. Angela Davis’in dediği gibi, “kendi yaşamlarımızda kapitalizmin sonunu deneyimleyeceğimize kesinkes ikna olmuştuk.” [8] Yirminci yüzyılın komünistlerinin hissettiği türden bir iyimserliği anlatmak zordu.
Kahramanlarının hayatta olduğu, devrimlerinin kazandığı ve kehanetlerinin gerçekleştiği bir dünyada yaşıyorlardı. ABD’li bir komünistin kızına gururla söylediği gibi: “Ben doğduğumda tek bir ülke bile komünist değildi oysa şimdi bir bak. İnsanlığın üçte biri komünist.” [9] Tüm yenilgiler geçiciydi; genel olarak her şey plana sadık ilerliyordu.
Komünistler uzun yıllar boyunca titizlikle çeşitli dış referanslara işaret ederek anlatılarını devam ettirebilmişti fakat tarih çok geçmeden farklı bir yöne savruldu.1970’ler ve 1980’lerde bir dizi önemli olay, komünistlerin uzun zamandır kendilerine anlattıkları hikâyeye dair ciddi sorulara sebebiyet verdi. Sayısız mücadele yenilgiyle sonuçlanmış, sosyalist ekonomiler ölümcül bir krize sürüklenmiş, komünist hareketler kapitalist rejimlere dönüşmüş, komünist rejimler birbirleriyle savaşa girmiş, devrimci fikirler ikna kabiliyetini yitirmiş dahası düzen güçleri yıkıcı bir kapitalist karşı saldırı başlatmıştı.
Şayet komünistler bir zamanlar hikayelerinin doğruluğunu kanıtlamak için tarihe yüzlerini dönmüşlerse de şimdilerde tarih aleyhlerine işliyordu. Sonuç feci bir inanç krizine sebebiyet vermişti. Dünyanın dört bir yanındaki devrimciler teker teker eski hikâyeyi reddetmeye, inançlarını inkâr etmeye ve bağlılıklarının tekrardan gözden geçirmeye başlamıştı.
Tüm devrimci matrisleri çökmüş; Komünizm, Berlin Duvarı yıkılmadan evvel çoktan ölmüştü. Çöküşünün en önemli nedenlerinden biri, insanların kendilerini ayakta tutan hikâyeye inanmayı bırakmalarıydı.[10]
Her ne kadar geçen yüzyılın komünizmi tükenmiş; bugünlerde daha iyi bir dünya için mücadele eden insanların birçoğu kendilerini komünist olarak tanımlamasalar da tarihten ders alacağımız birçok şey var.
Komünistler, bugünlerde çoğu insanın uğruna mücadele ettiği aynı hedefler -ırkçılığı, cinsiyetçiliği, kapitalizmi ve emperyalizmi sona erdirmek- için mücadele verdiklerini iddia ettiklerinden, tarihi yeniden ele almanın kaçınılmaz olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebiliriz. Bu oldukça doğrudur çünkü komünistlerin eşitlikçi bir dünya yaratma arayışlarında karşılaştıkları sorunlar hala güncelliğini korumaktadır ki bu sorunların en önemlilerinden biri politik inançtır.
Başka bir huzursuzluk döneminin içinden geçiyoruz. Son yıllarda milyonlarca insan seslerini duyurmaya, sokaklara dökülmeye ve kapitalizmin ötesinde eşitlikçi bir toplum çağrısında bulunmaya başladı. Fakat esas dikkatimizi cezbeden yeni mücadele döngüsünün her yere nüfuz eden umutsuzluğu. Çoğu insan işlerin daha iyiye gideceği konusunda karamsarlığı kapılmış durumda. Emektar Fransız komünist Alain Krivine, insanların bugünkü tutumlarından bahsederken şunları söylemişti: “Tiksiniyorlar ama artık inanmıyorlar.” [11]
Bunlar elbette zor zamanlar -terör, savaş, soykırım, pandemi, toplumsal çöküş, ekonomik yerinden edilme ve ekolojik erime. – Fakat daha iyi bir geleceği arzulayanların acıya katlanmak zorunda olduğu ilk zamanlar değil. Kaldı ki Nazi kamplarında imhaları planlanan komünistlerden daha da umutsuz durumdayız. Geçmişimizin insanları en imkânsız durumlarda bile sonsuz bir inanç gösterirken bugün bizler umutsuzluğa kapılıp durmaktayız.
Böylesine bir karamsarlık apolitik olanlardan ziyade, genellikle bu dünyada iyi şeyler yapmayı arzulayanlar arasında daha belirgindir. Bugün ön saflarda yer alanlar, yanı başımızda duran devasa zorlukları görmeden edemez.
Sol örgütler ekseriyetle çökmüş, eski siyasi koordinatlar darmadağın olmuş, aşırı sağ her yerde kol geziyorken liberaller faşistlerden çok kurtuluş partizanlarını durdurmakla uğraşıyor gibi görünmektedir. Bir fırsat yakalasak bile, bizden evvel benzer hedefler uğruna mücadele edenlerin başına gelenleri bildiğimizden, derin bir fark yaratabileceğimize inanmak hayli zor.
Geçmişteki komünistlerin ütopyalarının yıkıntıları arasında bir yaşam sürüyoruz; dahası her fırsatta yenilgilerini anımsıyoruz. Zaferleri bile başarısızlıkla sonuçlandı ki bu başarısızlıkların bazıları felaketle sonuçlanmıştı. O hâlde, halen ne için umut edebiliriz?
Şayet komünistler zafere olan inançlarını asla yitirmeden zorluklara göğüs germeyi öğrendilerse, bizler halen neredeyse sürekli bir yenilgi beklemekteyiz. Bugün çoğu kişi, artık zafer ihtimaline bile inanmazken kurtuluş ve arınma yaşamaksızın bitimsiz kayıplarının ıstırap verici gerçekliğiyle baş etmelerini sağlayacak bir dizi sağaltıcı (therapeutic) mekanizma ile yanıt vermektedirler.
Her ne kadar günümüzün kötümserliğinin doğruluk payı olsa da yıkıcılığı en nihayetinde kaçınılmazdır. Eğer kazanabileceğimize inanmazsak, kazanamayız. Milyonlarca insan savaşmaya karar vermedikçe yeni bir dünya yaratamayız. Sürekli mücadeleyi varoluşlarının esas amacı kılmış bir avuç azılı fanatikler dışında, çoğu insan kazanabileceklerine inanmadıkları müddetçe kendilerini upuzun ve bedel gerektiren bir mücadeleye yürekten adamayacaklardır. Kabaca ifade etmek gerekirse; zafere olan inanç, daha iyisini arzulayan ve her şeylerini riske atan -zamanlarını, işlerini, konforlarını, sağlıklarını, her şeyi- insanları motive etmek için gereken en önemli bileşendir çünkü onlar dünyayı değiştirmek istiyorlardır. İnancın yokluğunda çoğu insan nihilizme, dünyadan elini ayağını çekmeye, hedonizme, yaşam tarzcılığa, bireysel hayatta kalma stratejilerine ya da kıyamet günü hazırlığına kayacaktır ki çağımızın en yakıcı sorunlarından biri de budur. Her şeyin kötüye gittiğini biliyor ve iğreniyoruz. Fakat bazıları harekete geçiyor. Ancak kolektif politik inancımız nispeten daha az.
Bugün dünyayı değiştirmeyi düşünen herkes bu sorunla karşılaşmıştır. Yanı başımızda olup biten tüm dehşete rağmen daha iyi bir dünyaya dair gerçek umudu nasıl koruyabiliriz?
Bu eskimiş soruna yeni bir çözüm üretmek zorundayız ki bu hiç de kolay bir iş değildir. Lakin bizden önceki komünistlere göre oldukça önemli bir avantajımız bulunmakta: eskilerin politik denemelerinden payımıza düşeni alabiliriz. Bazı eski çözümleri yeniden deneyebiliriz. Örneğin atomize olmuş dünyamızda ritüellere, toplumsallığa ve kolektif örgütlenmeye yaptığı vurguyu tekrardan gündemimize alabiliriz.
Günümüzün aktivistleri yenilgi, umutsuzluk ve yılgınlıkla karşılaştıklarında, çoğu dairelerine kapanıp bir başlarına televizyon programlarına gömülüyorlar. Buldukları çözüm sadece pasif, bireyci ve tüketici olmakla kalmaz; özel hayatlarını politik öznelliklerinden ayrı kılarlar.
Elbette eski komünist altkültürü doğrudan taklit edemeyiz ki böyle bir şey mümkün olsa bile taklitten kaçınmalıyız. -hele ki dar görüşlülüğü, hiyerarşik yapısı, dogmatizmi ve sekterliğini düşündüğümüzde- Fakat bazı örgütsel yeniliklerini günümüzdeki politik bağlama uyarlayabiliriz. Gerçekten de geçmişe dönüş sadece eski çözümleri yeni koşullar uyarlamakla sınırlı değildir, aynı zamanda kaçınmamız gereken tuzakları da tespit etmemizi sağlar. Her şeye karşın geçmişteki kurtuluş partizanları ekseriyetle başarısızlığa mahkûm oldular. Şayet geçmişte yapılan hataları değerlendirmezsek, benzer hatalara tekrardan düşmemiz an meselesidir ki bu tarih hakkında anlattıklarından çok daha sarihtir.
Öncülerimiz, örgütlü bir yaşamın hayatta kalmak için can alıcı mahiyette olduğunu gösterirken aynı zamanda değişim için savaşmak isteyenlerin eylemlerine yön verecek tutarlı bir düşünsel çerçevenin de gerekliliğini gösterdiler. Kendimize bir tür hikâye anlatmadan yolumuza devam edemeyiz. Lakin öncülerimizin deneyimleri, benimsedikleri hikâyenin -daha iyi bir dünyanın kaçınılmazlığına dair teleolojik anlatının- çıkmaz sokağa açıldığını göstermiştir.
Wendy Brown’ın açıkladığı gibi, esas mesele şudur: “Tarih bizim yanımızda...” [12] anlayışına “boş yere” bel bağlamayan yeni bir politik inanç yaklaşımının gerekliliği. Söz konusu bayatlamış masal sadece inandırıcılığını yitirmekle kalmaz, bizi benzer başarısızlıklara hazır eder. O halde görevimiz, daha iyi bir dünya umudumuzu korumamızı sağlayacak başka bir hikâye bulmaktır.
Hiçbir garantisi olmayan, zaferimize dair herhangi bir vaatte bulunmayan, kurtuluşun hiç gelmeyeceğini kabul eden, tarihin açıklığını hesaba katan; dahası tüm bunları gerçekleştirirken bir şekilde de bağlılığımızı sürdürmeyi, bizi politikalarımıza sadık tutmayı ve aktif kalmamızı teşvik eden bambaşka bir yapıyı nasıl oluşturabiliriz?
Halihazırda masada olan bazı ihtimaller var. En yaygın yaklaşımlardan biri sadece yeni dünyanın kaçınılmazlığını reddetmek değil, aynı zamanda nihai hedef kavramını da ortadan kaldırmaktır. Bu fikir yeni değildir; belki de en ünlü ifadesini yıllar önce Eduard Bernstein şöyle yazdığında bulmuştur: “Hareket her şeydir, nihai hedef ise hiçbir şey.” [13]
Bu yaklaşımın en kıymetli yanı, teleolojiye bağlı kalmadan umudu sürdürmenin bir yolunu bulmayı amaçlamasıdır. Nihai hedefe ulaşıp ulaşmadığımız konusunda endişelenmek yerine, şu anda anlamlı değişiklikler yapmayı arzulayan politik özneler olarak kendimizi kudretli kılmayı merkezimize almalıyız. Çabalarımız bir gün yeni bir dünya yaratabilir ki yaratmasa bile bu gayet normaldir. Bu süreçte, daha iyi bir dünya yaratmak için birlikte çalışmanın hazzını deneyimlemiş, hayatlarımıza bir amaç vermiş, bir fark yaratmış olacağız. Hatta ve hatta toplumu ilerletmiş olacağız.
Fakat esas sorun, nihai bir hedef olmadan ilerlememizi ölçmenin zor olacağıdır. Kazandığımızı veyahut kaybettiğimizi nasıl anlayabiliriz? Yoksa öylece yerimizde sayıyor muyuz? Hayallerimizi gerçekleştiriyor muyuz yoksa oportünist uzlaşmalarla hayallerimizi kâbusa mı çeviriyoruz?
Bu sorunla bağıntılı bir diğer zorluk ise belirli bir hedef olmaksızın politik bağlılığımızı hasımlarımızın projelerinden nasıl ayırt edeceğimizin muğlak olmasıdır. Örneğin, bir sosyalisti bir liberalden ayıran şey tam olarak nedir? Özellikle de her iki tarafında günlük aktivizmlerinde çoğunlukla birbirinin aynısı işler yaptıklarını kabul ettiğimizde?
Lakin böylesi bir yaklaşımın en mühim sınırlaması, insanların hayatlarını evrensel kurtuluş davasına adamaya ikna edemeyecek olmasıdır. Ne kadar problematik olursa olsun, hiçbir şey telos kadar insanı eylemliliğe teşvik edemez.
Kurtuluş mücadelesini, en sonunda yeni bir dünya kazanılması nihai hedefiyle bitmek bilmez bir dizi kampanya yürütmeye indirgersek, o zaman makul bir şekilde şu sorulabilir: O hâlde bütün bunların ne anlamı var? Çoğu insan zamanını resim yaparak, bahçeyle uğraşarak ya da çocuk yetiştirerek daha verimli bir şekilde geçirmeye karar vermesi muhtemeldir. Nihai bir hedef, büyük bir vizyon veyahut bir şeye doğru ilerlediğimizi hissetmeksizin umudu yeşertmek zordur.
Bir başka alternatif ise bu ikileme, olumsallığı tarihsel misyon duygusuyla uzlaştırmaya çalışarak yanıt verir. Bu fikir de yeni değildir; en dokunaklı hali Walter Benjamin’in Marx’ın lokomotif metaforu üzerine ünlü yorumundadır. “Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifi olduğunu söyler. Ama belki de durum tam tersidir. Belki de devrimler trendeki yolcuların -yani insanlığın- imdat frenini çekme girişimidir.” [14]
Benjamin doğrusal bir tarih anlayışını yeniden ortaya atar lakin bu sefer vaat edilmiş topraklara değil, kıyamete götüren bir anlayış söz konusudur. Kurtuluş mücadelesi, artık tarihi yeni dünyaya götüren sözde doğal yolunda ilerletmekle değil, insanlığı felaketten kurtarmak için yörüngesini bozmakla ilgilidir.
Bu görüş günümüzde cazip hale gelmiştir ve nedenini anlamak kolaydır. Çoğu insan haklı olarak felakete doğru gittiğimize ve böyle devam ederse sefaletin artacağına, toplumun çözüleceğine, savaşların tırmanacağına ve gezegenin öleceğine inanmaktadır. Bu düşünce tarzı, inandırıcı olmayan bir iyimserlikten ziyade, birçoğumuzun şu anda yaşadığı acı gerçekleri ve gelecekle ilgili hissettiğimiz endişeleri tescil etmektedir.
Bu yaklaşımın en büyük gücü, bizleri savaşmaya motive ederek zaferin kesinliğini reddetmesidir. Kaybedebiliriz; lakin harekete geçmezsek, işte o zaman her şey bütünüyle kaybedilmiş demektir. Hiçbir şey garanti olmasa da eylemlerimiz önem taşımaktadır. Anlam vardır, bir hedef vardır ve ilerlememizi ölçmenin bir yolu vardır.
Lakin bu yaklaşımın da sakıncaları yok değildir. Motive eder etmesine fakat korku yoluyla bir motivasyon söz konusudur. İnsanlar yarına dair coşkulu bir vizyondan ziyade, bugüne dair umutsuzlukla harekete geçmeye teşnedir. Bu bizi ancak bir yere kadar götürebilir. İşlerin daha da kötüye gitmesini önlemek için karamsar bir şekilde savunmada mücadele etmek, yeni bir dünya yaratmak için ileriye dönük bir mücadele vermekten çok daha az güçlendiricidir. Uğruna savaşacak bir şeye ihtiyacınız var.
Bu düşünce tarzı bir tür “daha az kötücüllüğü” de beraberinde getirebilir. Amaç tahakkümden arınmış yeni bir dünya kazanmaktan felaketi önlemeye kaydığında, nispeten daha az kötü olan herhangi bir alternatif kabul edilebilir hale gelir.
Tam da şu an harekete geçmek zorundayız ki seçeneklerimiz oldukça sınırlı; işte tam da bu yüzden ideallerimiz pahasına pragmatik tavizler vermeliyiz. O halde amaç, evrensel kurtuluş için mücadele etmek değil; ekolojik çöküşü yavaşlatabileceğimiz umuduyla iflas etmiş bir Demokrat Parti’ye oy vermektir. Bu pek de iç açıcı bir durum değildir hatta işe bile yaramayacaktır.
İşte burada sorunun özüne geri dönüyoruz. Bu yaklaşıma içkin olan kötümserlik, kolektif bir mücadeleye yol açmak zorunda değildir. Toplumun tam gaz uçuruma doğru savrulduğuna dair bir anlatı ortaya konduğunda, bazı insanlar yine neden ellerini taşın altına sokmaları gerektiğini merak edecektir. Zaten gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olan bir şeyi durdurmak için neden hayatlarını feda etmeleri gerektiğini soracaklardır. Daha iyi bir dünya için büyük bir mücadelede el ele vererek değil, nihilizm, hedonizm veyahut bireysel hayatta kalmacılıkla karşılık vereceklerdir.- felaketi kendi başlarına atlatmaya çalışıp kolektif eyleme daha da sert bir biçimde karşı koyacaklardır.
Bu soruna daha iyi bir çözüm bulmamızın mümkün olduğuna inanıyor; geçmişten gelen içgörülerden faydalanarak bugünlerde umudu yeşertmenin yolunun kolektif bir yol açmamızı sağlayabilecek bazı unsurlar önererek yazıma son vermek istiyorum. Makalemin, politik inancı diri tutan hikayelere odaklanmasına uygun bir biçimde kendimi mutlak zaferin eski teleolojik anlatısının yerine geçebilecek farklı bir genel düşünsel çerçevenin ana hatlarını çizmekle sınırlayacağım.
Birincisi, biz bir ütopya için mücadele etmiyoruz. Hedefimizi kusurların olmadığı bir dünyadan ziyade, tahakkümün olmadığı bir dünya olarak yeniden düşünmemizi öneriyorum. Hâlâ üzüntü, acı ve talihsizlik olacaktır, lakin bunlar artık kapitalizm gibi tahakküm sistemlerinden kaynaklanmayacaktır. Bu elbette oldukça iddialı bir amaç, ancak tüm sefalet, acı ve tatsızlıklardan arınmış mükemmel bir toplum için mücadele etmekten nispeten daha baş edilebilir bir şeydir.
İkinci olarak, hedefimize olan bağlılığımızın bilimsel kanıtlara değil, bir karara dayandığını kabul etmek iyi olacaktır. İşin özüne inildiğinde, tüm politikaların kurucu sorusu şudur: Tüm tahakküm, baskı ve sömürüden arınmış yeni ve eşitlikçi bir dünya yaratmanın mümkün olduğuna inanıyor musunuz? Evrensel bir kurtuluş mümkün mü?
Kişinin bu soruya vereceği yanıt ancak sübjektif olabilir. Eğer yanıtınız “evet” ise, o halde yanıtınız inanca dayanmaktadır, çünkü böyle bir dünyanın var olabileceğine dair hiçbir kanıt yoktur. Ve eğer “hayır” derseniz, o zaman da bir inanca dayanıyorsunuz demektir. Haklı olarak şimdiye kadarki tüm tarihin bir tahakküm tarihi olduğunu; bu durumu değiştirmeye yönelik her adımın başarısızlıkla sonuçlandığını iddia edebilirsiniz; lakin bu tek başına yeni bir dünyanın imkansızlığını kanıtlar nitelikte değildir.
Burada aklıma Bertolt Brecht’in on altıncı yüzyılda Ulm’de yaşayan ve uçan bir makine icat eden terzi hakkındaki ünlü şiiri geliyor. Yerel bir piskopos, insanlar doğaları gereği uçamadıkları için böylesine bir şeyin imkânsız olduğunu, adamın ise aptalın teki olduğunu söylemişti. “Bu sadece koca bir yalan/ Biz insanlar kuş değiliz/ insanlık asla uçamayacaktır” [15] Terzi yeni makinesini test ettiğinde yere düşerek ölmüş; piskopos kendinden emin bir şekilde şöyle demişti: İşte bakın, bu da kanıttır, uçmak imkansızdır.
Elbette şiirin asıl amacı, her ne kadar söz konusu uçuş denemesi başarısız olsa da bunun insan uçuşunun asla gerçekleşemeyeceği anlamına gelmediğidir. Bir şeyi yapma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmış olması o şeyin imkânsız olduğu anlamına gelmez. Daha ziyade, söz konusu hedefin zorlu, pek de mümkün görünmeyen veyahut henüz keşfedilmemiş yeni bir yaklaşım gerektirdiği anlamına gelir.
Ancak bu kıssada başka bir katman daha vardır. Hem hayalperest terzi hem de inatçı piskopos inançla hareket ediyordu. Her ikisi de mevcut sınırlı bilimsel bilgiye ve geçmişteki uçuş denemelerinin dökümünü baz alabilirdi; ancak bu tek başına anlaşmazlıklarını çözmeye yetmezdi. Esasen her ikisi de kararlarını bir inanca göre vermişlerdir.
Aynı şey özgürleştirici siyaset için de geçerlidir. Özgürleştirici hipotez şu ya da bu yolla kanıtlanamaz. Daha ziyade bir inanç sıçramasına bağlıdır ki kuşkusuz evrensel kurtuluş siyasetine umut aşılamak için böylesi bir yol tuhaf gelebilir ancak belki de en önemlisi bizi kaçınılmaz yenilgilerin travmasından korumaya bağışık hale getirebilmesidir.
Tarihsel olarak, kurtuluşçu partizanların davaya olan umutlarını yitirmelerinin en yaygın nedenlerinden biri, tarihin doğru yönde ilerlediğine dair sözde bilimsel hikayeleriyle çelişen ezici yenilgilerle karşılaşmalarıydı. Politikamızın her daim inançla ilintili olduğunu anlarsak işte o zaman hiçbir yenilgi mantıken bizi görüşlerimizden kopartmaya yeltenemez.
Özgürleştirici siyaseti benimseme kararımız asla kanıtlar silsilesine dayanmamıştır. Kararımızı vermeden evvel kanıtları incelediğimizde bir yığın başarısızlıkla karşılaştık. Yine de “evet” dedik çünkü tüm bu yenilgilerin öyle ya da böyle kesin bir kanıt anlamına gelmediği sonucuna vardık. Dolayısıyla, olur da şu anda yeni yenilgilerle karşılaşırsak, bu kişisel bazda bir talihsiz olabilir ki bu da yalnızca zaten bildiğimiz şeyi doğrular. Eğer bizi en başta “evet” demeye iten düşünce tarzına sadık kalıyorsak, bu yeni yenilgi yeni bir dünya kurma ihtimalini asla çürütmemelidir. Yenilgiye rağmen hiçbir şey değişmemiştir. “Evet” dememiz için aynı nedenler hala masada olduğu gibi durmaktadır lakin tek fark artık daha fazla bu dünyadan rahatsız olmanızdır. Politikalarımızı sözde rasyonel kanıtlar yerine inançla temellendirmek özgürleştiricidir.
Üçüncüsü, teleolojiye dayanmaksızın bugünkü eylemlerimizin nihai hedefimize doğru ilerlememize yardımcı olabileceğine inanmak halen mümkündür. Açıklamama izin verin. Tahakkümün, baskının ve sömürünün olmadığı bir dünyaya giden çileli yolculuk çok sayıda sorunlar dolup taşmaktadır ki bu sorunlar salt akademik çalışmalarla tespit edilemez çünkü sorunların ne olduğunu önceden kestiremeyiz çünkü sorunlar muallaktır.
Çözmemiz gereken sorunları ancak ve ancak mücadele ederek görünür kılabiliriz. Mao Zedong, bir armudun tadını bilmenin armudu yiyerek dönüştürmek olduğunu söylemişti. Yeni bir dünya kurmak için çözülmesi gereken öncelikli sorunları bilmenin tek yolu, o dünyayı kazanmak için tekrar tekrar mücadele etmektir. Her ciddi kurtuluş çabası yeni sorunları gün ışığına çıkarır. [16]
Bu girişimler başarısızlıkla sonuçlansa bile geçerlidir. Bir yenilgi hiçbir zaman evrensel kurtuluş ihtimalini tamamen çürütmez; daha ziyade nihai hedefe ulaşmak için denediğimiz belirli bir yolun işe yaramayabileceğini ve aynı hedefe yönelik son yenilgiden çıkarılan dersleri dikkate alan yeni bir yaklaşım bulmaya çalışmamız gerektiğini gösterebilir. Dolayısıyla yenilgiler öğretici olabilir.
Geçen yüzyılın sayısız özgürlükçü mücadelesi başarısızlıkla sonuçlanmış olabilir lakin her şeye rağmen bugün hala ensemizde olan bir hayli çeşitli politik sorunlara ışık tuttular. Örneğin: Dostlarımızın ve düşmanlarımızın kim olduğunu nasıl bileceğiz? Eşitlikçi denemelerimizi kaçınılmaz baskılara karşı nasıl savunacağız? Önemli farklılıklara saygı gösterirken nasıl birlik oluşturabiliriz? Zorluklar ve yenilgilerle yüzleşirken davamıza olan inancımızı nasıl koruruz?
Dahası, bazı özgürleştirici mücadeleler sadece çözülmemiş sorunları ortaya çıkarmakla kalmayabilir; tam tersine bir sonraki seferde benimseyeceğimiz çözümler üretebilir. O halde başarısız olsak bile, sorunları açıklığa kavuşturmuş; hatta muhtemelen sorunlardan bazılarına kalıcı çözümler üretmiş olacağız ki bu da bir sonraki nesli bizden daha iyi bir yere getirecektir. Başka bir deyişle, bir sonraki nesil, tekerleği yeniden icat etmeye mahkûm değildir.
Dolayısıyla kümülatif ilerleme kavramına halen inanabiliriz. Her başarısızlıkta yeni bir sayfa açılmaz. Evrensel kurtuluş hedefini gerçekleştirmeye yönelik her girişim genel projeyi ilerletir. Başarısızlıklarımız boşuna değildir. Fedakarlıklarımız önemlidir. Joe Slovo’nun bir zamanlar söylediği gibi: “Kahramanca başarısızlıklar (bilinçli olarak planlamadığımız ve tekrar etmemeyi öğrendiğimiz sürece) nihai başarıya katkıda bulunmanın bir yolunu bulur.” [17] Yeni dünyamızı asla göremeyebiliriz, lakin yeni dünyaya ulaşmak için mücadele ederek gelecek nesillerin yeni dünyayı görme şansını arttırabiliriz.
Dördüncüsü, zaman ufkumuzu geniş tutmalıyız. Kendilerini özgürleştirici siyasete adayanlar arasında, yeni bir dünyayı kendi yaşam süreleri içinde kurmaları gerektiğine inanma eğilimi vardır. Şimdi kazanmak için bir tür aciliyet içerisindelerdir. Dolayısıyla beklenen yeni şafak gelmediğinde umutlarını yitirirler.
Zamansal kapsamımızı büyük ölçüde genişleterek bundan kaçınabiliriz. Sonuçta, insanlar yüz binlerce yıldır varlar ve -Alain Badiou’nun bize hatırlattığı gibi- çağlar boyunca pek çok özgürlükçü isyan yaşanmış olsa da bunlardan ilkinin uzun süre hayatta kalmayı başarması ve de diğer pek çok eşitlikçi mücadeleye ilham vermesi ancak yirminci yüzyılda -Bolşevik Devrimi ile- mümkün olmuştur.[18]
Bolşevik deneyimi hiç şüphesiz başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak bu başarısızlık, kurtuluş hedefinin geçersiz kılındığı anlamına gelmez. Bu hedef yaşamaya devam etmekte ki bu dünyada tahakküm olduğu sürece de yaşamaya devam edecek. Dolayısıyla Bolşevik devriminin ve başlattığı siyasi sürecin başarısızlığını, daha iyi bir dünya için verilen uzun mücadelelerin sonu olarak görmemeliyiz. Zaman ufkumuzu genişlettiğimizde, bazı açılardan başlangıç olduğunu fark ederiz.
Her ne kadar dönüştürücü olsa da yirminci yüzyıl türümüzün uzun tarihinde sadece bir kırılmaydı. Daha yaşanacak çok tarih, önümüzde çok daha fazla fırsat var. On yılda olmasa bile yüz yılda; yüz yılda olmasa bile üç yüz yılda. Denemeye devam etmek için önümüzde uzun yıllar var- keşifler yapmak, yeni sorunları ortaya çıkarmak, kalıcı çözümler üretmek ve hedefimize doğru anlamlı adımlar atmak için. Louis Althusser’in bir zamanlar ifade ettiği gibi, “Gelecek uzun sürer.” [19]
Günümüzün kurtuluşçu partizanlarının genellikle bu tür bir düşünceyi reddettiğinin farkındayım. Önemli olan şimdi ve burasıdır. Ancak kendi zamanımıza böylesine yoğun bir şekilde odaklanmak, evrenimizin genişliği düşünüldüğünde, sadece saçma olmakla kalmıyor, aynı zamanda gereksiz bir endişeye de sebebiyet vermektedir.
Yakın bir zamanda kazanamazsak her şeyin kaybedileceğini düşünme tuzağına düşeriz. Ne kadar zamanımız olduğunu görmezden gelmek kendimize sahte bir önem atfedebilir ki görevimizin zorluğu göz önüne alındığında, bu sadece umutsuzluğa sebebiyet verir.
Buna karşılık, görevimizin muazzam geçiciliğinin farkına varmak bir inancı doğurabilir. Kazanmak sadece bizim sorumluluğumuzda değildir. Bugün kaybedersek, yarın meşaleyi başkaları taşıyacaktır ki öğrenecekleri bizim deneyimlerimiz olacaktır. Şayet onlar da kaybederse, o zaman başka bir grup onların, bizim ve daha önce gelenlerin deneyimlerinden yararlanarak yollarına devam edeceklerdir. Halen zamanımız var. Võ Nguyên Giáp’ın Vietnamlıların özgürlük mücadelesinin ne kadar sürebileceği sorusuna verdiği yanıt: “Gerektiği kadar sürecek... Korkmuyoruz ve acelemiz yok.” [20]
Beşinci olarak, kendimize hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini hatırlatmalıyız. Umudu kolektif olarak nasıl yeniden düşünebileceğimize dair önerilerimden bazılarının eleştiri alacağından eminim ve burada özetlenen düşünce tarzına muhtemel meydan okumanın ekolojik felakete işaret edenlerden gelecektir. Gezegen ölüyor. Ve gezegen öldüğünde, tartışmalı hale gelir. Aslında dünya o kadar da zamanımız yok.
Yaklaşmakta olan ekolojik felaket elbette dehşet vericidir. Sadece milyarlarca masum insan için değil, aynı zamanda özgürleşmeyi hak eden milyonlarca diğer tür de dahil olmak üzere bu gezegendeki tüm yaşam için ölçülemez bir acı anlamına gelecektir. Ancak duygusuz ve duyarsız görünme riskini göze alarak, bunun evrensel kurtuluş mücadelesine kendini adamış bizler için hiçbir şeyi kökten değiştireceğine inanmıyorum.
Tamamen stratejik bir düzeyde, buraya daha önce de gelmiştik. Badiou’nun V. I. Lenin’in Birinci Dünya Savaşı arifesindeki pozisyonuna ilişkin yorumuna dönmekte fayda var. Lenin, itici hedefin her zaman eşitlikçi bir dünya için mücadele olması gerektiğini savunuyordu. Bu hedefi gerçekleştirmek için bir devrim yapmak, yaklaşan savaşı durdurmanın en iyi yoluydu. Ancak olur da başarısız olursa, savaşı aynı amaç doğrultusunda devrim yapmak için bir fırsat olarak kullanmaktan başka çareleri kalmayacaktı. Bu, Lenin’in savaşı alaycı bir şekilde hoş gördüğü anlamına gelmez; sadece savaş kaçınılmaz hale geldiğinde ileriye dönük en iyi yolu bulmaya çalıştığı anlamına gelmektedir. [21]
İklim değişikliğini de aynı şekilde düşünmemizi öneriyorum. Gezegenin yaklaşan ölümünü durdurmanın en iyi yolu birlikte çalışarak evrensel kurtuluş için mücadele etmektir. Mücadele etmeyi başaramazsak ve gezegenin ölümü hızlanmaya devam ederse, bu hedefi yeni bir toprak parçasına uyarlamaktan başka çaremiz kalmaz. Başka bir deyişle, kötüleşen ekolojik kriz, daha iyi bir dünya için mücadele etmeye devam etmek için yeni fırsatlarla birlikte yeni koşullar da doğuracaktır. Ve kim bilir belki de bizi ekolojik sınırlılığımızla yeni bir ilişkiye itecek olan kritik eşik, düşünsel olarak yeni yaşam ve kolektif mücadele biçimlerinin kilididir.
Zamansal düzeyde ise iklim felaketi, aniden zamanın dışına çıktığımız anlamına gelmez. Ekolojik felaketin durdurulamaz olduğunu ve doğrusal olmadığını kabul etsek bile, ekolojik felaket yarın gezegendeki her şeyin aniden yok olması şeklinde kendini göstermeyecektir. Bu gezegendeki tüm yaşam muhtemelen dehşet verici ve uzun süreli bir ölüm yaşayacaktır. Bu tabii ki oldukça talihsiz bir durum, ancak yine de eyleme geçmek için zamanımız olacaktır. Zaman ufkumuz istediğimizden daha kısa olabilir lakin daha geniş bir çerçevede halen uzun bir ufuk.
Varoluşsal düzeyde, her şeyin kaçınılmaz olarak sona ereceğini biliyoruz. Her şey söylenip yapıldığında, hayal ettiğimiz eşitlikçi toplum da dahil olmak üzere her şey parçalanacaktır. Tüm baskı, tahakküm ve sömürüden arınmış yeni bir dünya yaratmayı başarsak bile, bu sonsuza dek sürmeyecektir. Muhtemelen bir noktada çökecek ve yeniden kazanılması gerekecektir. Belki de defalarca kez.
Bunun anlamı, bir şekilde sonsuza dek sürecek eşitlikçi bir toplum yaratmayı hedefleyemeyeceğimizdir. Kurtuluşa olan bağlılığımız, bu yeni dünyayı kendi kısa yaşamlarımızda kurmamız gerektiği anlamına gelmediği gibi, sonsuza dek kurmamız gerektiği anlamına da gelmez. Bir süreliğine bunu yapmak için elimizden geleni yapacağız.
Bu, özellikle de bu eşitlikçi toplumu ayakta tutacak olan gezegenin hepimizi de beraberinde götürerek öleceğini fark ettiğimizde önem kazanmaktadır. Gezegen illa ki yok olacaktı, bu ister beş yüz yıl ister bin yıl isterse de bir milyar yıl sonra olsun. Tüm yaşam sona erecek, güneş sistemi yok olacak ve varlığımızın anısı silinip gidecek. Elbette, eğer sonumuz ekolojik bir krizle gelecekse, o zaman buna bizim neden olduğumuzu ve bu süreçte sayısız başka yaşam formunu öldürdüğümüzü asla unutmamalıyız. Ancak sorumluluğumuzu kabul ederken bile, kurtuluş için mücadele etmenin bir şekilde gezegenin sonsuza dek korunmasını gerektirdiğine inanmanın iç karartıcı tuzağından kaçınmalıyız.
Elbette nihai hedefe asla ulaşamama ihtimalimiz bir hayli yüksek çünkü tüm yaşam, biz fırsat bulamadan yok olmakta lakin bu yok oluş ekolojik felaketten önce bile ihtimal dahilindeydi. Kurtuluş mücadelemizin acımasızca yıkıma uğrama ihtimali her zaman vardı. Nükleer bir savaş yıllar önce bu gezegendeki yaşamı sona erdirebilirdi. Bir asteroid aynı şeyi çok daha önce de yapabilirdi. Ani bir son ihtimalini hiçbir zaman tamamen kontrol edemeyiz. Hedefe asla ulaşamama ihtimali her zaman vardı.
Yine, bu tür “kozmik” düşünce aramızdaki daha “rasyonel” kişiler tarafından genellikle küçümsenir. Dünyanın sonu hakkında ezoterik felsefe yapmak yerine işimize bakmamız gerektiğini söylerler. Ancak ben geri adım atmanın, önemsizliğimizle yüzleşmenin ve her şeyin geçiciliğini kabul etmenin bir fantezi olmadığı, aksine daha iyi bir dünya için verdiğimiz uzun mücadelede bizi ayakta tutacak umudu inşa etmek için güçlü bir temel teşkil edebileceği konusunda ısrar ediyorum.
Tek bildiğimiz, tahakkümün olmadığı bir dünya istediğimiz, böyle bir dünyanın mümkün olduğu inancıyla sübjektif bir karar verdiğimiz, bu dünyayı kazanma çabalarımızın aynı amaç için savaşan sonraki nesillerin şansını artırabileceği, hedefimizi gerçekleştirmek için bolca zamanımız olduğu ve günün sonunda hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğidir.
1 -Catherine Epstein, The Last Revolutionaries: German Communists and Their Century (Cambridge, MA: Harvard, 2003), 99.
2 -Kondapalli Koteswaramma, The Sharp Knife of Memory (New Delhi: Zubaan, 2015), 108 and 112.
3 -Ali Raza, Revolutionary Pasts: Communist Internationalism in Colonial India (Cambridge: Cambridge University Press, 2020), 208.
4 -Omar Cabezas, Fire From the Mountain (New York: New American Library), 85.
5 -Karl Marx “The Class Struggles in France,” in Marx Engels Collected Works, vol. 10 (London: Lawrence & Wishart, 1978): 122.
6 -Rosa Luxemburg, “Order Prevails in Berlin,” 1919. https://www.marxists.org/archive/luxemburg/1919/01/14.html.
7 -Enzo Traverso, Left-Wing Melancholia: Marxism, History, and Memory (New York: Columbia, 2016), 52.
8 -Angela Davis, An Autobiography (Chicago: Haymarket Books, 2023), xi.
9 -Sharon Temple Lieberman, “The Rehabilitation of Howard Bruchner,” in Red Diapers: Growing Up in the Communist Left, eds. Judy Kaplan and Linn Shapiro (Urbana: University of Illinois Press, 1998), 221.
10 -Alain Badiou, Can Politics Be Thought? trans. Bruno Bosteels (Durham: Duke 2018), 40-69.
11 -Mitchell Abidor, May Made Me: An Oral History of the 1968 Uprising in France (Chico: AK Press, 2018), 49.
12 -Wendy Brown, “Resisting Left Melancholy,” boundary 2, 26 no. 26 (Autumn 1999): 26.
13 -Eduard Bernstein, Evolutionary Socialism (New York: Prism Key Press, 2011).
14 -Walter Benjamin, “Paralipomena to ‘On the Concept of History,’” Walter Benjamin Selected Writings vol. 4, eds. Michael W. Jennings et al. (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2006), 402.
15 -Bertolt Brecht, “Ulm 1592,” The Collected Poems of Bertolt Brecht, trans. and eds. Tom Kuhn and David Constantine (New York: Liveright Publishing, 2019), 664.
16 -Alessandro Russo, “The Sixties and Us,” in The Idea of Communism, vol. 3, ed. Alex Taek-Gwang Lee and Slavoj Zizek (London: Verso, 2016), 175.
17 -Joe Slovo, Slovo: The Unfinished Autobiography (Melbourne: Ocean Press, 1997), 171.
18 -Alain Badiou, Petrograd, Shanghai: Les deux révolutions du XXe siècle (Paris: La fabrique, 2018), 9-33.
19 -Louis Althusser, The Future Lasts A Long Time (London: Vintage, 1994).
20 -Oriana Fallaci, “An Interview With Giap,” Fifth Estate 85, August 7-20, 1969.
21 -Alain Badiou, “Thirteen Thesis and Some Comments on Politics Today,” trans. David Fernbach, Verso Blog, January 24, 2023.
İnsanlık tarihi, insanlığın yürüdüğü yolun anlatısıyken bu anlatıyı tek şerit yolda şekillendiren, insanlık muhayyilesini tutsak eden düşünceler sistematiği ve kapitalist modernite bu dergide deşifre olacak.