“Gordion Düğümü, medeniyet tarihinin en büyük hükümdarları arasında gösterilen Büyük İskender ile ilgili anlatılan ünlü bir efsanedir. Efsaneye göre bir lider arayışında olan Frigler’e bir kâhin tarafından şehre öküz arabasıyla giren ilk adamı kral ilan etmeleri söylenir. Derken uzaktan yanında karısı ve oğlu Midas ile birlikte kağnısını süren Gordias görünür. Bunu gören Frigler sevinerek Gordias’ı kralları olarak kabul ederler. Krallığın Zeus’un bir lütfu olduğunu düşünen Gordias, ilk iş olarak kağnısını Zeus Tapınağı’na adar ve kızılcık dallarından bir düğümle bağlar. Gordias, ölmeden önce kendini krallığa taşıyan bu düğüm için: “Kim bu düğümü çözerse, o kişi dünyaya hükmeder.” sözünü söyler. Düğümü çözmeyi başaran kişinin, tüm Asya’nın hükümdarı olacağı söylentisi kısa süre içerisinde yayılır. Aradan yıllar geçer ve Makedonya’dan tüm dünyayı fethetmeyi kafasına koymuş genç bir imparator Gordion’a gelir. Büyük İskender gerçekten de Pers İmparatorluğu’nun fatihi ve Asya’nın hakimi olma yolundadır. Gordion Düğümü efsanesini duymuş olan İskender, kente gelince ilk iş olarak tapınağa gider, düğümü çözmek için uğraşır ancak ne kadar çabalasa da düğümü çözmeyi başaramaz. Bunun üzerine Genç İskender, sabırsız bir öfkeyle sinirlenerek kılıcına davranır ve düğümü keser. Böylelikle kehanet gerçekleşmiş olur. Ancak İskender’in 33 yaşında ateşli bir hastalıktan zamansızca ölümü, bilgelerce İskender’in, Gordion düğümünü çözmek yerine, sabırsızca davranmasının akıbeti olarak görülür.” *
Görüşmeler
28 Aralık 2024 tarihi, Türkiye ve Kürdistan özelinde tüm Ortadoğu için yeni bir halin başlangıcıdır. 2014 sonundan itibaren Kürt karşıtlığı üzerinden şekillenmiş ve çeşitli ara dönemeçlerde kendi meşruiyetini perçinlemeye girişmiş, İslamcı ve Türkçü olarak tarif edilen yeni devlet koalisyonu, “Çöktürme Planı” kapsamında, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne yönelik hava ve kara harekatlarından Federe Kürdistan bölgesine yapılan askeri yığınaklara kadar Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi için her yolu denemiş, ancak arzu ettiği politik ve askeri zaferleri elde edememiştir. Gelinen süreçte, Türkiye halklarının geleceği maddi ve manevi anlamda ipotek altına alınmış ve AKP-MHP iktidarı girdiği bu savaş bataklığından çıkamaz hale gelmiştir. Bu doğrultuda, dünya geneli küresel özgürlük hamlesinin ve devrimci-demokrat kamuoyunun “Tecrite Son!” ısrarının da etkisiyle kısmi bir kırılma sağlanmış ve PKK lideri Abdullah Öcalan ile DEM Parti heyeti arasında görüşme gerçekleşmiştir. Tarihi görüşmenin Roboski katliamının yıldönümüyle denk gelmesi manidardır.
On üç yıl önce yaşanan Roboski katliamı örneğinde somutlaştığı üzere yüz yıldır Kürt’ü katleden, yok sayan, toplumsal ve siyasal her alandan tasfiye etmeye çalışan Türk devlet aklı, ulus-devlet paradigmasının gerektirdiği tekçilik ve inkarcılık doğrultusunda hareket etmekte ve Orta Doğu’nun kanayan yarası olan Kürt sorununu da bu sebeple çözümsüzlüğe itmektedir. Zira Türkiye’de ve kapitalist modernite sisteminde Gordion düğümü Kürt meselesidir. Kürt halkının özgürleşmesi demek hâkim Türk kimliğinin çizdiği sınırlarda barınamayan “öteki”nin özgürleşmesi demektir. Bu özgürleşmenin ise Kürt kimliğinden başlayarak Türkiye’deki bütün ötekilerin varlık mücadelesinde sıçrama yaratacak nüvelere sahip olduğu kolayca görülebilen bir gerçektir. Sistemin ve egemenlerin korkusu da buradan kaynaklanmaktadır.
Tam da 3. Paylaşım Savaşı’nın eşiğinde veya bizatihi içinde olduğumuz söylenen bugünlerde uluslararası konjonktür, önce Gazze ve şimdi de Suriye’de açığa çıkan kaos aralığının örgütlü halklar ve onların askeri-politik önderliklerini yapan hareketler tarafından halklar ve ezilen topluluklar lehine istismar edilmesi ihtimalini doğurmuştur. Bu ihtimallerin AKP-MHP iktidarında yarattığı kaygı ve yine böyle bir süreçte açığa çıkmış olan Rojava Devrimi’nin devlette bıraktığı iz bugün inkar ve imha politikasından çıkılarak müzakere zeminine dönülmesi ihtimalinin konuşulmasında etkili olmuştur.
Tekrar ufukta kendini gösteren barış ihtimali kamuoyunun aklına yaklaşık 30 yıldır çoğunlukla da tek taraflı yapılan bütün barış girişimlerini, en çok da 2013-2015 aralığında yaşanan barış sürecini getirmiştir. Peki o dönem ne yaşanmıştı? Barış sürecinde dönemin iktidarı bir yandan masada birçok konunun konuşulabildiği bir zemin yaratır gibi gözükürken bir yandan da Kürtlere ve gelişen kazanımlarına dair imha politikalarına dayanan başka ihtimalleri kovalamıştı. Nitekim belgelerle de varlığı kanıtlanan “Çöktürme Planı”, devletin Kürtlere ve kazanımlarına saldırmak için kullanacağı genel ve incelikli her türlü yeni dönem metodunu ortaya koyan bir belge olarak bu dönemde ortaya konmuş ve MGK toplantısında kabul edilmişti. Ayrıca müzakere devam ederken bir yandan da IŞİD çetelerinin rota değiştirip Kobani’ye saldırması ve gelişen direniş ile tarihin akışı tamamen başka yöne bükülmüştü. Türkiye halklarının ezici çoğunluğunun fikren onayladığı barış görüşmeleri kesilmiş ve savaş, kan ve baskı dönemi daha büyük bir şiddet ile dönmüştü. Bir süre iktidar ve devlet içinde ciddi çalkantılar yaşansa da devam eden yıllarda tek adam rejimi MHP’yi ve çeşitli klikleri de yanına katarak toplumu kutuplaştırma üzerinden iktidarını yeniden konsolide etmeyi başardı.
Gençlik
AKP-MHP ortaklığının en şiddetli sonuçlarını ise gençler ve örgütlü gençlik yaşadı. Belki de 12 Eylül sonrası süreçte gençliğin en yoğun saldırılara maruz kaldığı süreç de çatışma sürecine dönülmesi ile başlamış oldu. Gençlik açısından uygulanan özel savaşın biçimi, ortaya çıkardığı direkt ve dolaylı sonuçlar da bu doğrultuda irdelenmelidir. Barış sürecinde, Haziran 2015 seçimlerinden hemen önce HDK ve HDP Türkiye’deki bütün gençlik kesimleri nezdinde ciddi ilgi toplamış, halkların eşitliği ve mücadele birlikteliği için bir anlamlı bir tartışma ve örgütlenme zemini oluşmaya başlamıştır. Gençlik üzerinde tekçi ve inkarcı eğitim sistemiyle devlet ideolojisini egemen kılmaya çalışanlar, bu tehlikeyi fark etmiş ve sonraki süreçte gençliğin yaşamını her yönden sarıp sarmalamak için politikalar geliştirmiştir. Foucault’nun “panoptikon” ile metaforlaştırdığı iktidarın kontrol ve kendini yeniden üretim mekanizması Türkiye sathında bir metafor olmaktan çıkarılıp somutlaştırılmıştır. Gençliğin önemli bir kesimi korkutma, baskı, şiddet, ajanlaştırma çalışmaları ile düşkünleştirilmek ve neo-liberal düzenin dayattığı sistem içi köle insan modeline indirgenmek istenmiştir. Bu dönemin kültürel kodlarını askeri filmler, Osmanlı dizileri ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini körükleyen nefret yayınları oluşturmuştur. AKP-MHP iktidarı hem gençliği zehirlemek hem de yıllardan beri hayalini kurduğu kültürel hegemonyayı ele geçirmek için YÖK, polis, medya ve basın unsurlarını tamamen mobilize etmiştir. Dezenformasyon yasası, kolluk için çıkarılan ek yetkiler ve görüntü almayı yasaklayan genelgeler de bu dönemde emekçi halkı ve ne an nerede patlayacağını bilemedikleri gençlik öfkesini bastırmak için iktidarın bulduğu önlemler olarak öne çıkmıştır. Salt bununla da kalınmamış, özellikle İletişim Başkanlığı gibi operasyon kurumları kullanılarak nadiren de olsa bazı gerçekleri yayınlayabilen düzen medyası tamamen dizayn edilmiş ve iktidara angaje olmuştur. Bütün bunları takip eden pandemi sonrası süreçte sosyal medya platformlarına yapılan yasal düzenlemeler ve popüler gündemlerde yapılan sıradan paylaşımların dahi gözaltı sebebi olduğu baskı atmosferi, gençliğin algılarında Goebbels’e yeteneklerini sorgulatan cinsten bir sağ-sapma yaratmıştır. Bütün bunlar internetin tekelleşmesi, burjuva hükümetlerin daha dolaysız şekilde radikal sağcı partilerin eline geçmesi, sürekli örgütlenen neo-faşist akımlar ile birlikte değerlendirildiğinde bu yaşananların salt Türkiye’deki gençlere özgü bir durum olmadığı görülebilir. Fakat yine de bu dünya geneli kapitalizmin dönemsel ihtiyaçlarına göre şekillenen sağcı politikaların Türkiye’deki yürütücüsü AKP-MHP iktidarı gençlere karşı yürüttüğü özel savaşta belli başlı başarılar yakalamıştır diyebiliriz.
Özellikle devrimci-demokrat kamuoyunun fazlasıyla hayıflandığı yeni kuşak gençlikte herkesin terörist ilan edildiği; devletin yayılmacı dış politikaları ve askeri harcamalarının düşünce süzgecinden geçirilmeksizin takdir edildiği, göçmen düşmanlığının verili geldiği, kadın cinayetleri için kadınların suçlandığı nefret dolu bir zihniyet dünyası açığa çıkmıştır. Genç kitleler yaşanan ekonomik krizlerin, memnuniyetsizliğin ve hayat tarzına baskıların sebeplerini kapitalist sistemde değil, iktidarın işaret ettiği gündelik düşmanlarda, yani ezilen gruplarda aramaya başlamıştır.
Özel savaşın birçok boyutunun olduğu ve toplumun ezilen kesimleri için çok daha farklı saldırı metotları olduğu malum. Fakat özel savaşın bu boyutu söz konusu İmralı görüşmeleri açısından da bir önem arz etmektedir. On yıldır barış ve çözüm fırsatı yerine inkâr, katliam, talan yolunu seçen iktidar; toplumu da bu yolda ikna etmek için yukarıda bahsedilen yöntemlerle önemli bir efor sarf etmiştir ve bir noktada gençliğin bir kısmını da Kürt’e, göçmene, kadına, LGBTİ+’ya karşı konumlanmaya ikna etmiştir. Yeni Osmanlı’nın fatihi olmak isteyen Erdoğan; partisi AKP ve sonradan ortağı olacak olan MHP; Türkiye ve Ortadoğu’nun düğümü olan Kürt meselesine İskender’in Gordion düğümüne yapmaya çalıştığını yapmıştır. Farklı İskender sonrasında lanetlense bile Gordion düğümünü kesip atabilmişken iktidar ise yüz yıldır olduğu gibi kesip atma yöntemiyle ne Kürt gerçeğini ne de halkının iradesini yok edebilmiştir. Günün sonunda farklı emeller ve farklı sebeplerle de olsa iş yine İmralı’ya heyet göndermeye gelmiştir. Devletin son on yıldır artan şekilde ezilen kesimlere düşmanlık üzerinden kurmaya çalıştığı “makul muhalefet” bir bumerang gibi tekrar kendini vurmadan; tekçiliğin, inkarcılığın toplumsal alanda yeniden üretilmesinin önüne bir set çekmesi kendi varlığının devamı için için bir zorunluluk haline gelmiştir.
Peki ya örgütlü ya da örgütsüz, özgürlük uğrunda mücadele eden ya da hakikat arayışında olan gençliğin sorumluluğu nedir? Her şeyden önce barış mücadelesi ciddi bir iştir. Bizim de bu noktada özel savaşın oyunlarına gelmememiz, insanlara da bu konuda bir farkındalık yaratmamız gerekmektedir. Öte yandan, devletin yukarıda bahsettiğimiz algı oyunlarından etkilenen gençlik kesimlerine sırt dönmemek önemlidir. Zira ne olursa olsun; gençlik hakikat arayışından vazgeçmemektedir. Her çeşit baskı ve şiddetin kullanıldığı son birkaç yılda bile gençler Ayşenur ve İkbal için, KYK yurtlarında yaşanan ihmaller için, “hükümet istifa!” demek için, Boğaziçi’nde “kayyuma hayır!” demek için, “barınamıyoruz!” demek için sokakları doldurup taşırmıştır. Buradan anlaşılan gençlik örgütlerinin nicelik ve nitelik anlamında zayıflıklar yaşadığı, yer yer zemin kaybettiği bu süreçte dahi iktidarın bütün gücüyle dayattığı baskılar genç kitlelerin kendiliğinden gelişen geniş eylemliliklerini ve dayanışmasını bitirememiştir. Meselemiz de aslında burada gençlik için bir devrimci öncünün yaratılmasında ve bu öfkenin sistematik, politik gücü olan şekilde örgütlenebilmesinde yatıyor.
Sokakta, kampüste, öğrenci evlerinde yürütülecek çalışmalar; sistem-içileşmemiş samimi arkadaşlıklar ve güçlü sanal medya çalışmaları toplumun her kesiminden gençliğe hitap etmenin yollarıdır. Toplumsal barışın inşası demokratik toplumun inşasındadır. Bu noktada demokratik moderniteyi iyi kavramak ve pratiklerimizle yeni bir yaşamı inşa etmek elzemdir. İnsan olmakta ısrarın, yani sosyalizmin örgütleyici gücünü kullanarak bireyci, izole ve kariyerist bir yaşamı değil; özgür, eşit, toplumsal yaşamı inşa etmeliyiz. İçinde bulunduğumuz gruplarda kadın yoldaşlar öncülüğünde erillik ile mücadele etmeli ve erkek-egemen düzenin bizim gündelik pratiklerimizle iç içe olduğunu unutmamalıyız. Toplumun bütün ezilen kesimlerine yönelik yaklaşımımız, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” minvalinde olmamalı ve ideolojimizin de gerektirdiği şekilde insanlığın kurtuluşunun tüm ezilenlerin ortak mücadele çizgisinden geçtiğini unutmamalıyız. Belki de kendimize yönelik yapabileceğimiz en önemli değerlendirme de örgütlü, politik ve donanımlı şekilde toplumun öncüsü olma konumunun ancak gençliğin sürekli kendini geliştirmesi ve ideolojik formasyonunu harmanlaması ile elde edilebileceğinin anlaşılmasıdır. Bu anlamda hepimizin hayatını saran sanal hayat düzleminden bir adım dışarı çıkıp teorik görevlerimizi yerine getirebilmeliyiz.
Yazının yazılmasına vesile olan görüşme ve bizlerde yaşattığı ruha dönecek olursak; hatırlayalım ki 2015 Amed Newroz’u o dönem çocuk olan bugünkü gençlerin içinde kalmış bir ukdedir. Kim bilir, 10 yıl sonra bir kez daha bir milyon insan Amed’e doluşur ve yeni bir mektup okunur. Gramsci’nin de dediği üzere, aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği. Elbette Osmanlı’da oyun bitmez hatırlatması ile egemenlerin bize gül bahçesi vadetmediğini biliyoruz. Bu süreç özelinde de halklara ve kazanımlarına yönelik tuzakların bolca olacağı aşikar. Fakat mücadeleye dair irademizle doğru orantılı olarak iyimser olmakta ve kendimizi örgütlü, politik toplum idealimiz doğrultusunda anlamlı bir şekilde sürece katabilmemizde yarar var.
*Roller, Lynn E. (1984). "Midas and the Gordian Knot"
İnsanlık tarihi, insanlığın yürüdüğü yolun anlatısıyken bu anlatıyı tek şerit yolda şekillendiren, insanlık muhayyilesini tutsak eden düşünceler sistematiği ve kapitalist modernite bu dergide deşifre olacak.